31 Aralık 2012 Pazartesi

Bir Yıl Aslında Bir Yıl Değilmiş

Bugün gazete okurken gazetenin içinden ayrıca Radikal'in 2012 almanağı biçiminde bir ek çıktı.Bu yıl içinde ülkede olan biten  türlü türlü olayı hatırlatma ve yeniden yaşatma anlamında derlemişler.Eki elime alıp okurken bende kendim için benzer bir değerlendirmeli anlatı yazsam iyi olur diye geçirdim aklımdan.Yıl biterken böyle değerlendirmeleri yazılı basından feyz alıp bireysel anlamda düşünmenin faydası olduğu fikrindeyim.Aslında ben zaman ve türevi kavramlara fazla kafayı takmış birisi olarak yılbaşı gibi geçişlere fazla değer yüklemesem de bir takım yaşanımları yeniden düşünmenin faydalı olacağını söyleyebilirim.

Benim için 2012 yılı farklı bir dönemecin içerisinde girdiğim bir yoldu.2011'in Aralık ayında askere gittim.İlk durak Manisa - Alaşehir idi.Orada 17 gün tuhaf gün geçirdikten sonra 29 Aralık'ta Ankara'ya ikinci ve asıl etap için geldim.Kuzenim Emre'de iki gün kaldık ailemle, arkasından 31 Aralık 2011 gecesi  Ankara'daki Lojistik Komutanlığında buldum kendimi.Kısacası yıl başında ne olacağımı hiç bilmediğim,Manisa'daki iyi arkadaşlarımdan ayrı düştüğüm endişe verici bir gündü ve o gün 2012'ye girdim.Gerçi neler olduğunu pek algılayamasam da kocaman,karanlık bir koğuşta tanımadığım 26 kişinin bulunduğu bir yerde girmiştim yeni yıla.İşin komik tarafı şu anda bu satırları yazarken geçtiğim yıl bu saatlerde şimdi anlatığım her şeyi bir bir yaşıyordum.Bir yıl önce bu anlarda karanlık bir koğuşta bilinmez bir halde dururken şimdi ise Samsun'da evimde oturup bir yandan Tv'deki Leyla ile Mecnun'un karşısına geçmiş yazı yazıyorum.Beni tebessüm ettiren şey de bu zaten.Zaman kavramına neden bu kadar değer vermediğimin bir göstergesi olsun bu paragraf.

Askerlik bunalttı yordu derken,17 Mayıs'ta beklenen gün geldi ve Samsun'a döndüm.Geldikten sonra da pek parlak geçmedi günler.Sıkıcı,işsiz, geleceği net göremeyen salınımlarla...2011 deki Kpss puanım iyi olduğu için bu yılki sınavı formalite gördüğümden pek önemsemediğimden aylaklık yaparak temmuzu bulduk.Arkasından İstanbul'da geçen iki hafta.Sonrası yine aynı.Ağustos sonu 10 günlük Ayvalık ziyareti derken Eylül ayında atamalarla ilgili keskin bir viraj geldi önüme.Yorucu tercih süreci sonunda Rize'ye atandım.Artık kadrolu bir Fen ve Teknoloji Öğretmeni olarak iş hayatına adım attım.Neden bilmem atama için insanlar peri masalı gibi davranırken ben Rize'ye gidince bir türlü o sevinç patlamasını yaşayamadım.Bir türlü kendi işimi yapıyor ve maddi özgürlüğe kavuşmuş olmama karşın bunu bir türlü hissedemiyordum.Sebebini çok merak etmekle beraber; yaklaşık 1-2 yıldır süregelen kötü geçen yaşanımların beni duyargasını kaybetmiş birisine dönüştürmesi var ya o da ayrı bir yazı konusu.Kısaca Eylül 11'den beri öğretmenlik yapan birisi oldum.Oysa ne uğraşmıştım bunun için; elde edince sanki varlığı yokluğu tarafından silinmiş gibiydi.Bu arada öğretmenlikte zor meslekmiş onu da söyleyeyim.Rize'deki yaşamım da pek hoşlandığım gibi değil.Gerek okulda gerek evde gerekse dışarıda epey yalnız kaldım.Zira enteresan insanlarla karşılaştım ve fena halde yalnız kaldım.Çok sıkıldığımı söylemem şart kanımca.Kazandığım para bile fazla olumlu bir ambiyans yaratmıyor maalesef.

Lafı fazla uzatmadan koca bir yılı iki paragrafa sığdırmış oldum.Zira parçalar çokça homojen ve sayıca azdılar.Pek de işe yaramazlar.Arkamı dönüp baktığımda eksilerin artılara fark attığı boş/boktan bir yılı geride bıraktım.Üstelik buna 24 Kasım'da dedemin vefatını da ekleyince 2012 yılı bitmesini çok istediğim rezil bir yıl olarak yerine yerleşmiş oldu.Şimdi ise Samsun'daki evimde bunları yazıyorum bakalım seneye nerede nasıl bir mod içinde neler yazarım hiç bilmiyorum.İstediğim ise yaramaz 2012'den uzakta daha huzurlu bir zaman dilimine dahil olabilmek.Şairin söylediği gibi bu yıl da ölmedim anne.



Yeni yıl şarkımız Cem Adrian'dan gelsin.Öyle kopmalı eller havayalı şeylerden pek hazzetmem.Böylesi daha anlamlı ve özel.


Bu da uzun zamandır hayalini kurduğum ajanda ve yayınlanmasını beklediğim albüm.Bu yılbaşı kendime bunları aldım.Beklemenin tadı daha bir başka oluyor.

Adet yerini bulsun; herkese huzurlu,barış içinde kıymetli anlarla sarılı bir yıl dilemekteyim.







26 Aralık 2012 Çarşamba

Hastayız

Uçan kuştaki, evden çıkarken beni her sabah bıkmazsızın selamlayan denizdeki, daha 64 aylık ve görenin güzelliğinden bakmaya kıyamadığı minik bir öğrencinin gülüşündeki, kovulacağımızı bildiğimiz halde hayata bir türlü istifa dilekçesini nedensizce teslim edemiyor oluşumuzdaki güzelliği kaybettik.Hastayız bu yüzden.

6 Aralık 2012 Perşembe

Son Bakış


Ceyl'an Ertem uzun süredir büyük bir ilgiyle takip ettiğim ve ses rengine tarifsiz bir biçimde hayran olduğum bir sanatçı.Sanatçı; çünkü sesiyle,fikirleriyle ulaşmak istediği yere güvenle ve kararlılıkla varabilen ender seslerimizden biri.Sezen Aksu şarkılarını epeydir söyler.Bu kayıtta da Son Bakış'ı muhteşem şekilde, sesinin tüm kıvraklıklarını ustaca kullanarak,bizi bizden alacakmış gibi söylemiş.Bilindiği gibi bu şarkıyı Sezen Aksu, Erdal Eren için yazmış 80'lerde.Ceyl'an ise 19 Ocak 2012 'de Hayal Kahvesi'ndeki konserde bu şarkıyı o gün ölen Hrant Dink'e ithaf etmiş.Maalesef bize kalan yegane miras son bakışlar oluyor.Benzer kayıpları bende yaşadım yakın geçmişte.Bundan sebep o son bakışlar zihnimizde çakılı kalacaklar.Bize kalan güzel gülüşlü tüm son bakışlar için.Teşekkürler Sezen Aksu, teşekkürler Ceyl'an.

30 Kasım 2012 Cuma

Zamanın Pazardaki İpliği

Takvim yaprakları basitliğinde,geçişken ve bir o kadar da tatlı bir rüzgar niteliğinde olan birkaç tarih med-ceziri yapmak istiyorum.Bugün 29 Kasım'ı gösteriyor tarihler.Hiç de özel ve anlamlı bir gün değil elbette.Hafızamın unutma özelliği pek yoktur. Sinematografik bir biçemde yerli yersiz epey veri bulunmakta.Belki de beynimin bu kadar ısınması bundan olsa gerek, neyse kafa ütülemeyelim.Tarih odağına gelecek olursak ; bugün bizim okuldaki bir İngilizce öğretmeni arkadaşla vedalaştık.Kendisi askere gidecek iki hafta sonra.Sevdiğim temiz ve düzgün bir arkadaş.Bana askerlik ile ilgili birkaç soru sordu.Sorulara cevap verirken tarihin 29 Kasım olması beni amansızca bir tebessüme zorladı içimde.Şöyle ki; aklıma geçen yılın aynı günü/ günleri yaşadığım bunaltıcı,yıpratıcı depresif ve hayat kalitemin yerlerde süründüğü zamanlar geldi.Ben o dönemde gerçekten rezil ve kendimden nefret edecek bir sürecin içinde ağır şekilde sarsılarak yaşıyordum.İşsizlik,hayatımdaki derin boşluklar,gelecek kaygıları, sosyal çevrede olan biten gariplikler ...Böylesi kötü şartlar altında hiç de alışık olmadığım bir karar süreciyle son gün askere gitme kararı aldım.Neredeyse bilinç felci içinde verdiğim, analiz yeteneğimin cebren ve hile ile kuşatıldığı, benim ulaşamadığım bir zaman dilimiydi.Arkasından gelen korkular, tedirginlikler,ailemin tutumu vb. dışsal etkileri de işe kattığımızda altında ezilmemek için Herkül olmak bile yeterli değil.Sürekli sorular ve cevaplar ile o süreci erozyona uğratıp, önüme dikilen küstah koşullara inat bir çıkış yolu bulmaktı amacım.Elbette bu kadar problemin yegane çözümü askere gitmek değildi ve olamaz da asla.Farklı olan düşünemeden verdiğim ağır bir karar olarak pratiğe geçmiş oldu tüm yönlerini 6 ay boyunca yaşadığım.

O günlerden bu günlere gelip, askere gidecek arkadaşıma işin işleyişi ile ilgili kendi gözlemlerimi,yapılması halinde işine yarayacakları anlattım.Benzer verilere geçen yıl ulaşmak için kimlerden yardım almadım ki.Heyhat, geçen yıl düşünmekten uykularımı kaçıran, midemi bulandıran mevzularda bir arkadaşıma objektif bir biçimde yardımcı oluyordum.Rize'den Samsun'a sınava gittiğinde yapacaklarından,türlü türlü yaşanıma kadar.Beni durup düşünmeye sevk eden ise bazı formatlar insanın üzerinden geçip gidiyor ve biz buna yaşlanmak veya takvimlerin sayı büyütmesi diyoruz.Yaptığım kıyaslamalar içinde değişen ne diye soracak olursak vereceğim yanıt sadece bir boşluk olur zannedersem.Geçen yıl yaşadığım zorluklar bu yıl ise daha farklı bir kostüme bürünerek farklı bir rolle karşımda bulunuyor.Bu yıl ise aynı ay ve günlerde; dedemin hastalığı ve onu 24 Kasım'da kaybedişimiz, o tarihe kadar istim üzerinde gergin ve yaralayıcı bir şekilde çektiğimiz acılar,dengesiz ruh halleri var elimizde ...Değişmekte olan dört basamaklı bir sayının son basamağındaki rakamın bir değer artması.Biz buna yaşlanmak desek de değişen bir şey aslında hiç olmuyor.Askere gideceğim dönemde, dedemi kaybettiğim bu dönemde adını sürekli değiştiren bir yaşantının hayatımıza yaptığı acımasız saldırıdan başka bir şey değil.Bundan dolayı "zaman" denen kavrama çok değer vermiyorum.Bizi dar alanlarda hareketsiz bırakmak için büyük(!) insanlığın saçmalıklarından biri.Biz sadece dönüyoruz ve bu dönme eylemi içinde keyfi  dilimlere adlar devşirmekteyiz.Hayali meridyen ve paraleller gibi.Oysa hayatta; dünya gibi üzerine çizilen çizgileri taşıyamayacak kadar şekilsiz ve rüküşlükler içinde çırpınıyordu.Zaman flu kalmaya mahkum,gözleri bozuk bir kiralık tetikçiden farklı değil hiçbir zaman.

24 Kasım 2012 Cumartesi

Derler ya ; ölümden öte köy mü var, veya ölüm söz konusu ise bundan daha ciddi olabilecek herhangi bir şey olabilir mi hayatta diye? Sanırım gerçeklik algımızın üst limitini tanımlayacak olursak bunun adı ölüm olurdu.Diyalektik, muhabbetine de girmeye gerek yok.Tüm gerçekliği balçıkla sıvamaya muktedir tek şey ölüm.Her ne kadar entellektüel tanımlamalar,tasvirler yapıyor olsak bile tam anlamıyla hazmedemediğimiz en önemli kavrammış.Bizim gibi rasyonelliği,soğuk kanlılığı şiar edinemeyen coğrafyalarda ölüm; insanların üzerinden dozer gibi geçen devasa bir canavar haline geliyor.Kısaca demek istediğim dört tane duvarın ortasında,çelişkilerin en yamanında Samsun'a gidiyorum bu gece. Konduramadığım imgelerle/insanlarla ölümün savaşını görmeye.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Şöyle Böyle

Hayat akışı içinde insanın başına gelenlerin belli bir trend yakalayıp ilerlemesi; üstelik bunlar olurken bizi hiç sallamıyor oluşunu nasıl anlatsam bilmiyorum.Geçen yazıda öyle pek parlak mevzulardan bahsetmemiştim.Anlattıklarımın etkileri hala devam ederken birkaç olay daha geldi başıma.Kolaydan zora gidelim.Okula geçenlerde alan değişikliği sebebiyle bir öğretmen geldi.Asıl branşı Biyoloji; ancak kadrosu bizim okulda Fen Bilgisi olarak görünüyor.Bunun yanında lisede de Biyoloji derslerine girmeyi sürdürmekte.Neyse bu adam geldikten sonra sınıf paylaşımlarında bazı değişiklikler oldu tabi.Buna müdür yardımcısının da aldığı dersler de eklenince 2 sınıfı bu kişilere teslim etmek zorunda kaldım kanuni gerekçelerle.Bana da haftada 16 saat ders kaldı.Bu da demek oluyor ki ayda 300 tl civarında bir zarar edeceğim ki; zaten bunalmış olan ruhuma hepten bunalmak için son derece verimli bir malzeme çıktı şapkadan.Okuyan, derdin bu muydu diyecek biliyorum ; para meselelerini pek önemseyen biri değilimdir.Beni üzen böylesi tuhaf saçmalıkların tutarlı bir biçimde silsileler halinde üzerime abanması.Sanki her gün okula gidince acaba bugün ne saçmalıklar olacak diye bekliyorum.Bazen hiçbir anlam veremiyorum böylesi tuhaflıklara.Her ne kadar yeni gelen hocaya çok kızsam da adamı okulda görünce bütün kızgınlığım kolonya gibi uçuyor birden.Adam o kadar sessiz,o kadar saygılı ve efendi birisi ki bunun getirdiği kızgınlık / yumuşama gel - gitleri bile beni fena yormaya yetiyor .Umarım bu hayasız akın bir yerler de yeter bu kadar deyip de olanlara bir son verir.Tüm absürd olaylara/ilişkilere rağmen umut etmek istiyorum hala.

Bir de etrafımda olan öğrencilerle ilgili meseleler var ki; bu ülkenin geleceği için olmayan umutlarımın neden olmadıkları konusunda önemli dayanaklar oluşturmakta.Saygı,ahlak,öz denetim ve eğitim anlamında ne kadar da kötü bir halde olduklarını görmek pek acı.Şimdi senin işin ne düzelt bakalım diye soranlara; eldeki tüm malzemenin tüm değişkenleriyle eğreti oluşu içler acısı bir tablo koyuyor ortaya.Buna ülkenin tümünde görülen salgın aptallaşma/lümpenleşme dinamiklerini de ekleyince çöplükten farksız bir resim var karşımızda.Tek dertleri bu hafta yapacağım yazılılar ve alacakları notlar.Birikim elde etmek ve bilgilerle yenilenmek gibi bir derdi olanları saysam iki elin parmakları kadar biliyorum.Bölgede çay üretiminin getirdiği parasal genişlik ve maddi açıdan yaşanan rahatlık bundaki etkenlerden.Bilmiyorum bazen,alıp başımı kaçasım gelmiyor değil.Karşımda öğrenmek değil; sadece bu hafta soracağım sorulardan başka bir şey düşünmeyen duyarsız bebeleri düşününce yazılı sorularını hazırlayasım bile gelmiyor.Cuma günü 8. sınıfları Üreme,Gelişme ve Genetik konularında yazılı yapacağım.Bunlar bu konuları öğrenseler bile nereye varabilirler düşünmeye değer bence.Onlar öğrenmek ve gelişmek için duyarsız olunca bende soru araştırmak yerine Real Madrid - Borussia Dortmund maçını seyrettim bu akşam.İçsel protesto ediyorum, baksana =))Böylesi uyumsuzluklarla nereye varacağız çok merek ediyorum.Ben soru hazırlamaya devam edeyim o vakit,sıkışmayalım sonra.

Her şeye rağmen müzik var yanımızda.Kuyruğuna takılıp bizi kavgadan uzaklaştıran sağ duyulu bir abi gibi .
Bu da şarkımız Coldplay 'den

3 Kasım 2012 Cumartesi

Gövdesiz Bir Ben

Şimdi buraya okuyanı sıkacak,spontan gelişen, bilinç akışına namzet; yazarken içimi germekle rahatlatmak arası bir forma sahip tuhaf bir yapıyı anlatmak isterim.Büyük usta Sait Faik derdi ya "Yazmazsam ölecektim" bende anlatmak/konuşmak istiyorum;ancak bu şehirde oturup konuşacağım,anlatacağım hiç kimsem yok.Biriken anlatma/anlatamama zehrini yazarak zerk etmekten başkaca bir alternatifim de yok.Böylesi bunaltıcı,örseleyici, neredeyse içime perde düşüren bu kötü ruh halini nasıl/ne şekilde aşabilirim bir fikrim yok.Gerek çalıştığım okuldaki,gerek tanıdığım üç-beş kişiyi düşününce; yeni dönem beni ağrılı ve kaldırılması güç açmazlara dökecek sanırım .Aslında çalıştığım okuldaki asosyal ortamları da düşününce dersleri yapıp,akşam 15.15 gibi eve geldikten sonra gün benim için çekilmez bir hal alan meşrebine geri dönmekte.Şimdiye değin kimse sormadı;okuldan sonra ne yapmaktasın diye.Buna sabahları arabasıyla okula beraber gittiğimiz 4 öğretmen de dahildir.Öylesi bir hal ki akşam olmasın,yine benzer berbat çevrim yeniden başlamasın diye o kadar düşünüyorum ki...Kendimi iyiden iyiye mülteci gibi görmeye başlayacağım yakında. Sait Faik,uzakta ve yalnız insan büyük insan derdi ya.Ben hiç büyük insan değilim.Yalnızlığıma her daim yenilmekten başka skor alamayacağım sanırım.Bu öylesi bir deşarj yarattı ki ne okumalarım ne günlük enerjim ne tasarılarımın oluşma akışı feci halde darbeler almakta.Günlük hayat enerjim neredeyse sıfıra yakın.Hafta 6,7 ve 8. sınıfları yazılı yapacağım ve hala soru hazırlamaya başlamaya enerjim yok.Üstelik insanlara iş etiği hakkında Kant gibi çatır çatır nutuklar atan biri olarak içinde bulunduğum hal yabancılaşmanın dibi olsa gerek.Tam bir sarmal bulantı. Sartre görseydi,yeni bir bulantıyı daha yazardı. Bana soran olursa bunları yazarken kendime teknik anlamda epey acısam da pratik olarak artı değer yaratamamak da rezil duruma rezillik katıyor ki; bu ağırlığı anlatamam.Beynim, duvarları çatlayan baraj seti gibi etrafına fazlalıkları atmaktan içinde bir şeyin kalmayacak oluşunun getirdiği boşlukla çok hırpalandı.Yazmaya başlarken ne kadar da gövdeli ve akışa uygun kelimeleri sıralayacak iken, çorba gibi her şeyi birbirine buladım,aferin bana.Bugün için aklımda olan ve hedeflediğim iki şey vardı anlamlı beklediğim.Biri Beşiktaş-CSKA Moskova basketbol maçıydı.Eksik olmasın Beşiktaş epey fark yedi.Diğeri ise Behzat Ç.'nin yeni bölümü.Dizi de eski akışından uzak seyrediyor.Beni yalnız bırakmıyor tutunduklarımda. Pek uyumluyuz.Dedim ya, nereye gözümü çevirsem sapır sapır dökülüyor.Yeni dönem hiç de yeni olmayan bir içerikle beni sallamadan ivmeli bir biçimde yol alıyor.Alsın bakalım.

21 Ekim 2012 Pazar

Yeni Dünya Yeni Perde

Buraya son kez bir şeyler karalayalı bir ay geçmiş.Tam anlamıyla kafayı toplayıp, konsantre olup; kendimi dökeli son derece fazla zaman geçmiş olsa da artık;bunun getirdiği utanç,yabancılaşma,bunalma,alışılagelmişten kopuş,dostlarla yaşanılan ve bu blog düzlemini hayatımın değerli ve anlamlı bir değişkeni yapan buradaki dostlara uzak kalış vb. kötü durumlara bir yerde dur demek gerekiyordu.Bugün ve bundan sonra bu girdaba elimden geldiğince karşı koymaya çalışacağım.Beni yalnız bırakmayım derim.Zira artık yeni bir sarmalın içinde yeni bir konumsallıktan dahil olmuş durumdayım.Uzun süreli savruluş ile ilgili yazacak çok fazla kelime var ki; ancak askerden geldikten sonraki dönemde-mayıs ayı ve sonrası- eskisi gibi ifade edilişlerden,anlatımlardaki kıvrımların derinliğinden neden böylesi savrulduğumu henüz çözebilmiş değilim.Kendimi trafik kazası sonrası,kafa travması geçirip hafıza kaybı yaşayan ve dili tutulan bir kazazede gibi buldum bir süre.Her ne kadar zorlasam da bir türlü eski akışın debisinde çağlayamadım. Bunda yaz döneminde çekilen yalnızlıkların,buradaki dostlardan uzak kalışların,bir nevi maddesel ve manevi bazda yaşanan çoraklığın da etkisi yadsınamaz.Bu konu ile ilgili bazı meseleleri de daha sonra anlatacağım.Girizgahı pek perişan ve garip yaptık;ama affoluna.

Geriden hız almaya devam ederek ilerlemek istiyorum.Böylelikle kronolojinin iki yönlü dikişlerini sağlam çakabiliriz.Askerliğin Ankara'ya çıkması ve - aramızda kalsın çok da ballı olması - arada geçen konuşmalarda; hayatımın son 2-3 yıldır geçirdiği düşüş ve negatif yuvarlanmanın askerliğin Ankara'da ve rahat bir yerde olmasıyla durduğunu;bundan böyle yukarıya doğru ivmeli olarak ilerleyeceği söyleniyordu.17 Mayıs'ta Samsun'a döndükten sonra epeyce bir süre henüz dibi göremedik türünden fikirlere kapıldım,söylenen onca güzel yorumdan sonra.Arkasından benim pek hazzetmedğim yaz mevsimi geldi ve her zamanki gibi yaz bunalıma girdiğim doğrudur.Flaneur kafa beni yeniden zapt ediyordu.İş meselesindeki durağanlık ve belirsizlikte ateşime odun atıyordu nemli havalara inat.Üzerime nasıl bir zamk ile boca edildiyse artık; tatile gittiğim Ayvalık'ta da sürdü bu berbat sallantılar.Ayvalık'tan Eylül ayının başlarında döndükten sonra beni asıl ilgilendiren değişken ile karşı karşıya gelmeyi bekliyordum.O değişken de Milli Eğitim Bakanlığının 10 Eylül'de yapacağı 40000 kişilik öğretmen atamasıydı.Üç yıl boyunca boşta, avare avare gezen,her günü tatil gibi yaşadığı için tatile bile gitse tatmin olamayan benim gibi Fen Bilgisi Öğretmenliğinden mezun birisi için biraz yegane biraz da tek seçenek bu atama döneminde  haşmetluuu  devletimizin kollarına sığınmak olacaktı.Fen Bilgisi Öğretmenliği kadrosuna 3147 kişi alacaktı ve ben tüm ülkede branş bazında 1343.kişiydim.Bu da Fen Bilgisi branşında %40 gibi bir dilime denk geliyordu.Kısaca atanmak an meselesiydi ve 25 tane okul tercihi yapmak gerekiyordu.Zorlu ve ağır geçen bir beş günün ardından biraz histerik,biraz egzotik biraz da işi garantiye sabitleyecek tercih sayıltılarıyla 25'i tamamladım.Hayatımda yaşadığım en tuhaf zamanlardandı.Tanımadığım şehirler,ilçeler,yol ve ulaşım imkanları,oralardaki hayat...Haddinden fazla değişkenli bir ısdırapmış onu gördüm.Resmen kabus gibiydi bunları ölçüp biçmek.

Sıraladığım tercihleri il il yazacak olursam: Samsun,Rize,Artvin,Trabzon,Amasya,Sivas,Tokat,Yozgat,Ağrı ve Erzurum idi.Öncelikli olarak Samsun'a yakın yerler önlerdeydi.Samsunlu biri olarak farklı bir yerden başlamak istedim öncelikle.Zaten Samsun'da yazılabilecek yerlerde Samsun'un uzak ilçeleriydi.Bir ara Doğu Karadeniz seçeneği ön plana çıktı.2008'de Samsun'dan Gürcistan sınırına kadar gitmiştik.Ulaşımı rahat ve tabiat olarak zaten anlatmaya gerek yok.Denizin ve yeşilin böylesi yoğun olduğu yer azdır.Bir de denizden uzak kalamıyorum ben.Rize,Artvin ve Trabzon biraz ön plana çıktı,onların arkalarına da Samsun'un köhne ilçelerini sıraladım.Geri kalanlarda üstteki yazdığım illerdi.Beklemek ile belirsizliğin fena derecede sert olduğu birkaç gün içinde sonuç 10 Eylül'de belli oldu.Birinci tercihim olan Rize'nin İyidere ilçesine Fen Bilgisi Öğretmeni olarak atandım.Bir gün sonrada Samsun'dan Rize'ye geldim.Aslına bakılacak olursa ziyadesiyle acele ve ne olduğunu tam anlayamadığım bir süreç yaşandı ve kendimi bir anda Rize'de buldum.Askerliğin başlangıcında 15 gün kalacağımız Manisa'da da buna benzer mal gibi,olanları hala sindirememiş bir ruh halim vardı.Buraya gelince de aynı duyguları yaşadım.Atanan herkes sevinçten havalar uçuyor iken; ben gayet ruhsuz bir biçimde olanları izliyordum.Dedim ya olanları hala özümsemekte zorlanıyorum onca boşluğun ardından.Buraya ayrıca değineceğim ilerleyen zamanda.

Rize'ye geldikten sonra ev bulmak,yerleşmek,okulu bulmak,adapte olmak,eşya almak gibisinden epeyce bir koşturmaca yaşandı.Akıllı devletimiz atamayı ayın ortasında yaptığından bu durum aileme yüklü kredi kartı extreleriyle yansımış olsa da onlar duruma benim bir iş sahibi olup kendini kurtardığım yönünde baktıklarından  fazla şikayetleri olmadı.Zor bir şekilde ev bulduktan sonra da 17 Eylül'de de okula başladık.Okul,Rize'nin İyidere ilçesinde bir tarafı çay bahçeleri bir yanı Karadeniz olan bir yerde bulunmakta.Sahil yolunun üzerindeki çay fabrikasının hemen arkası bir yerde.Ulaşım olarak yol üzerinde oluşu bir avantaj.Ben evi Rize merkezde bulduğum için okul günleri 15 km'lik deniz manzaralı bir yoldan sonra işe koyuluyoruz.İlçe biraz küçük olduğundan öğretmenlerin büyük çoğunluğu Rize merkezde oturmakta.Bende böyle yaparak iyi bir seçim yaptığımı düşünüyorum.En azından il merkezinin hareketliliği ve olanakları yerinde.Okulunda yakın oluşu son derece avantajlı bir şey.İleride daha da anlatacağım,şimdilik kabasını anlattım

Tüm yaşananlardan sonra,gerek maddesel anlamda,gerek yalnız kaldıktan sonra epey düşkün hissettiğim anlar oldu.Gerek yaz mevsiminin getirdiği sıkıcılık gerek insanların durağanlığıyla oluşan sıkıntılı süreçlerin arkasından yeni bir evreye ulaşmış bulunuyorum.Eskiden yaşadığım komplexlerin büyük çoğunluğu bu evreye geçmiş olduğumdan dolayı kadük durumuna düşerek geçerliliğini yitirdi.Artık kaynaklarını benim kontrol ettiğim,merkezinde bizzat bulunduğum bir üst yapıya dahilim.Maaş anlamında da ülke şartları bakımından yeterli gördüğüm bir miktar ile de gereken ihtiyaçları karşılama imkanlarını buldum diyebilirim.Şimdilik evin masrafları konusunda aileme biraz para sevkiyatı yapsam da borçların bitiminde sürdürülebilir büyüme nedir daha bir tomurcuklanıp açacak.Böylesi bir yapıya uzun zamandır ihtiyacım vardı.Resmen patinaj yapıyordum bazı anlarda.Para anlamında sıkıntım hiç olmadı,ancak bir yerden sonra evden harçlık isterken içimde tuhaf boğultular olmaktaydı.Buna evde yaşanan istemediğim olaylara katlanış yönünü de eklersek resim daha bir belirgin oluyor.Bundan böyle bu manzara geride kaldı diyebilirim.Ben atandığım gün içimde diğer insanlar gibi sevinç naraları atılmadı.Atanmamı Franz Kafka'nın Gregor Samsa'sına ithaf ediyorum.Zira anlattığım sıkıntılı dönemlerin en önemli ve gerçeklik değeri taşıyan alegorisi böcek olan Gregor idi.Daha güzel daha proaktif bir döneme evrilmenin getirdikleriyle güçlü ve anlamlı bir halde yola devam etmeye çalışmak gerekiyor bundan böyle.İleride detaylara da gireceğim,şimdilik bu kadar deyip,çekiliyorum.

Ara Not : Uzak kalınan dönemde olan enerjisiz ve çekilmez zamanlarda merak eden dostlara şükranlarımı sunmam gerekli.Özellikle de  değerli Emilia'ya.Önceden konuştuklarımızı unutmadım hala; bir yol bulup yeniden yaratmak iyi olacaktır.Nini' yi de unutmadım bu arada.Daima iyi kalın.






















22 Eylül 2012 Cumartesi

Yakında yeniden buralara döneceğim.Daha yeni ve farklı yerlerden, eskiye benzemeyen eklenimlerle.Az kaldı.Emilia ve Nini'ye  en güzelinden selam olsun.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

İstediğim denizi yazmak.Zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini...

17 Ağustos 2012 Cuma

Kıyıların Tarifsizliği

Burayı epeydir boşluyorum, üstelik boşladığımı bildiğim halde durumu değiştirmek adına fikirler üretmeye çalışsam da sonuç olarak bir ürün ortaya dökülmüyor nedense.Buna hayatımız tek eylemi haline gelen eylemsizlik kadar bu lanet olası yaz mevsiminin üstümüze attığı ölü toprağının da etkisi çok.Bunların sonucu değil yazmak, bir süreliğine olsa dükkanı kapatıp ortadan toz olmak geçiyor insanın içinden.Hani nasıl desem sıcak,nemli bir Ramazan günü öğle saatinde yollarda kimseler olmaz da içinizi bir çöl iklimi ve durgunluk sarhoşluğu esir alır ya.Bilmem doğru tasvir edebildim mi ? Üstelik yakın geçmişte takip ettiğim bloglarda da son derece hareketsizlik seziyorum.Çoğu kişi yeni şeyler yazmıyor.Bunu görünce yazmak eyleminden uzak kalışımıza kılıf buluyoruz nedense böylece.Emilia epeydir arazi oldu, Nini de kendini nadasa bıraktı sanırım.Eski rüzgarları duyumsayamayınca insan gerçekten zayıf düşüyor.Hani yaşı seksenleri geçip bütün sevdiklerini, arkadaşlarını toprağa veren yaşlılarda hayatla aralarındaki bağı yavaştan çözüp ağır bir azalışın içine girerler ya.Sanki böylesi.Gerçi bunları neden bu yaşlarda yazıyorum bu da ayrı bir soru.

Zaman bizi pek kaale almadan geçerken, buralar,yazılar kurak mevsimini yaşarken aklımı taciz eden birtakım düşünceler yelkenlerini şişiriyor biraz biraz.O da şu :Bloguma adını veren hayat ve markaj kavramları.Çıkış noktam da bu iki kavramın sürtüşmesi ve etkileşimi sonucu yazıya dökülen yaşanımlar,izler,kısaca insana ait her şey.Başlangıçını tam bilemediğim bir zamandan başlayıp şimdiye uzanan bir karanlık içinde bu iki kavram arası uzaklık, değil doğrudan hızının karesiyle ters orantılı olarak artıyor.Aralarındaki görece yavaş hızla uzaklaşırlarken yazıya dökülemeyen,yaratılamayan hikaye sayısı devasa artıyor sanki.Bu izlenime İstanbul'da daha da net vardım diyebilirim.( Bu fikrime katılan ve İstanbul'da yaşayanlar, dikkat ).Üzerimizde hayatın gölgesini,kokusunu duyamayınca sanki bazı melekelerimizi de gözümüzün önünde karanlıklara kurban veriyoruz.Yaşamayı bırakıp seyretmeye daldığımız andan sonra mı doğmaya başladı bu küstah akın.Şehirler mi bizi bu kadar yakınlaştırıp bu kadar uzaklara savurdu.Bu cümleleri hayatın çoook yavaş aktığı bir kuzey ilçesinden yazıyorum.Seyretme cephesine hapsoluşum; yaşama cephesinde işlerin,hayatın adının olmadığından mütevellit.Örneğin eskisi gibi okumalar yapsak da nedense bizdeki izi çok kolay silinmekte.Uçan kuştaki güzelliği kaybettik, hastayız der ya Mor ve Ötesi, sonra Uyan ile devam ettirir.Yine bir çembersel yolda gider gibi aynı noktaya geliyorum belki ama kaybettiklerimiz,mezarlarımız yollarımızdan,paylaşımlarımızdan çok yer kaplıyor sanki..Ben, "iskambil oynarken, yanımda birisi durursa pek memnun olurum, o zaman oyunu da iyi oynarım. Yalnız başına olan insan kadar büyük adam yoktur ama insanlarla beraber olan insan hakiki kıymetini ölçer, biçer.” 
böyle diyor büyük usta Sait Faik.Bunları yazarken bulunduğum yerin Araf benzeri yapısının manzarayı iyi gösterdiğini düşünüyorum.Taşrayı ve metropolü yakından gördüm ve bize kalan resim ise beni pek iyi hissettirmiyor.Aslına bakılırsa bu Araf bölgesi, böylesi iki yakadan gelen çığlıklarla kulakları epey zorlamakta.Arkasından da hep bir azalış ve eksi yönlü grafikler geliyor gözüme.Yukarıda da söyledim yaşım itibariyle bunları hissetmek ne kadar gerçek zamanlama kalıntısıdır.Tartışmaya açılır ama minimal anlamda azalışların artık her yeri kapladığı aşikar bence.Biraz değindim ama kent yaşamını ne kadar yersek de ondan uzak kalamayacağım sanırım.Bertolt Brecht 'in yerden yere vurduğu kentleri.Şimdi bilmiyorum bundan bir ay sonra T.C'nin hangi ilinde bulunup yazmak için neler biriktireceğim,zamanı neresinden yakalayacağım hiç bilmiyorum ; ama hele bir havalar buluta alışsın,griliğine boğulsun farklı olarak neler düşecek başımıza.Kapanışı Albert Camus gibi yaptık tama olmadı gerçi beceremedim, dağınık da bırakamadım.Acaba bilnçsiz yazdığım bu son cümleler bu yazının DNA' olmasınlar ? 

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Kıyıdan Kıyıdan İstanbul

Bir sürelik İstanbul ayrılığının arkasından yeniden buralardayım.İyi geçen İstanbul izlenimlerim ve kafamda oluşan imgelerle ilgili tarihe not düşmek amacıyla bir şeyler karalamanın gerekli olduğu kanısındayım.

Daha öncede anlattığım gibi biraz nefes alıp bazı şeylerden uzaklaşmak ve beni İstanbul'a çağıran kuzenlerimle vakit geçirmek; ayrıca görmediğim yerlere bir göz atmaktı.Belli yönlerden güzel geçen zamanlarım oldu.Öncelikle Çağrı'nın yanına gittim.Kendisi Beşiktaş'ta oturuyordu.Gelir gelmez Beşiktaş'ta olmak İstanbul genelini düşününce son derece harika.Tuttuğum takıma adını veren bu harika ilçe gerçekten insanı aşık eden tarihi ve görsel güzelliklere sahip.Üstelik Çağrı'nın evinin iki sokak üzerinde Dikilitaş vardı.Semte adını veren, üzerinde Osmanlıca yazıların olduğu bir taş ile ayrı sokakta oturmak.Gerçekten ayrıcalıklı bir biçem.Üstelik evin epey yokuşta bir yerde olmasıyla boğaz manzarası, vapurları ve Kız Kulesini bir miktarda görmesi pastanın üzerindeki çilek etkisini kat be kat yükselten değişkenlerdi.Şu yeniden farkettim ki boğaz İstanbul'un şah damarı olsa gerek.Zaten gittiğimiz yerlerde hep boğazı çevreleyen yerler olduğundan İstanbul imgelemim son derece geçer notlara sahip oldu.Elbette gözümüze çarpan kötü görüntüler,vizyonsuz ve temelsiz inşalar da mevcut.Böylesi bir tarih ve doğa cömertliğine bu kadar vurdum duymazlıkla yaklaşıp çirkin yapılar yapılsa bile; buna rağmen İstanbul'un belirli bir güzellik ve otantiklik seviyesi tutturması gerçekten anlamlı.Bazen düşünmedim değil; bu şehir Portekiz'de olsa nasıl bir biçimde bize sunardı kendini ?
Çağrı ile kıyıdan kıyıdan iyi mesafeler yaptık.Ortaköy,Bebek,Kuruçeşme,Dolmabahçe gerçekten insanın keyfini katlayan yerler.Hele de İnönü Stadı'nı görmek, çevresini keşfetmek,Beleştepe'den sahayı görmek,stadın saray,boğaz ve yeşil ile olan komşuluğu ve uyumu anlatılmaz düzeyde.Oldukça objektif yazıyorum bunu.Beşiktaşlı olmasam da aynı şeyleri yazardım.Eminim.İlk gittiğim günlerde havanın sıcaklığı epey yüksekti.Samsun kadar nemli olmasa da yaman bir sıcağa sahipti İstanbul.Neyse ki Çağrı'nın evi biraz yüksekteydi ve akşamları güzel esiyordu.Özelikle hafta içleri biraz sıkıcı geçti.Çağrı staj için sabahın erkeninden Gebze'ye gittiği için bunaldığım zamanlarda oldu.Gelmeden önce tasarladığım dost görüşmelerinden de bir çoğu bazı uyumsuzluklar yüzünden heba oldu.Netice de çoğu iş sahibi çalışan insanlar; ben ise gezmeye gelmiş aylak bir adam.Bir de bu yalnızlık sıkılmaları olmasaydı İstanbul'dan alacağım pozitif yüklem çok daha iyi olabilirdi.Ne de olsa farkını bu noktada göstermesi bu şehire olan bakışımı sağlam biçimde daha da artırabilirdi, olsun.Buradan Çağrı'ya da şükranlarımı sunayım.Zamanlama yönünden staj ve Ramazan değişkenleri olmayan bir zamanda olsak çok daha farklı olabilirdi şeklinde uzlaştığımız bir fikir var ki; bir daha ki sefere bunu geliştirmenin peşinde olacağız,söz.

İkinci bölümdeki durağım ise Yeşilköy oldu.Bu sefer diğer kuzenim Ela'nın yanındaydım.Kendisi çok sevdiğim ve değer verdiğim,çocukluğumdan beri beni çok seven,hayat dolu kuzenim.Ben askerde iken Yeşilköy'den ev aldığını ve bitince mutlaka gelmemi istedi.Bende aslında askerde geçen sıkıcı son bir ayım içinde kafamda avunmak için çıkınca İstanbul'a gitme fikrini hep taze tutmuştum.Bunda Ela'nın samimi daveti ve benim can sıkıntılarım çokça güdüleyici olmuştu.En azından bunu hayata geçirmiş olmanın verdiği bir iç rahatlığı da var içimde.Bir de Ela'yı uzun zaman sonra görecek olacağım için ayrı memnundum.Bana adresini verdikten sonra Beşiktaş'tan Taksim'e geçip Yeşilköy dolmuşuyla yola koyuldum.Trafiğe fazla takılarak da olsa Yeşilköy'e geldiğimde gördüğüm manzara beni çok şaşırttı.Geldiğimde etrafıma bakınca gördüğüm köşkler,tarihi evler,insanlar beklentimin epey üstündeydi.Sanki eskiden kalma bir ada gibiydi Yeşilköy.Köşkler,zevkli bir mimariyle yapılmış evler,kediler,sokaklar,insanlar tam anlamıyla beni mest etti.Bu mest oluş Ela'nın yeni evini görmemle inanılmaz düzeylere vurdu.Bahçe katında,zevkle dekore edilmiş, ağaçlar altında sakin ve insana huzura boğan bir biçimi vardı.Ben eve gelirken aklıma Sait Faik'in öyküleri gelmişti ki ; bir baktım sağımda onun adının olduğu bir sokak.Ne kadar mutlu olduğumu anlatamam.Gerek çevrenin sakinliği,denizin esintisi, akşam serinliği,gerek mimarisiyle beni benden aldı desem yeridir.Özellikle Ela ile bahçede yediğimiz, uzunca süren sohbet eşliğindeki akşam yemeklerinin kıymetini nasıl betimlesem bilmiyorum.Doğrudan İstanbul atmosferi diye bir şeyin kolay bulunamayacağı fikrindeyim böylesi bir zamanda; ancak Yeşilköy'de Ela ile birlikte İstanbul'un ne demek olduğu yönündeki kavrama çok çok yaklaştığım bir yer oldu Yeşilköy.Akşamları sahilde yürürken daha da artan bir ivmeyle orada bulunmamın çok özel bir zaman olduğu fikri perçinlendi.Orada Rumca konuşan yaşlı insanlar vardı.Üstelik üst katımızda oturan komşular Ermeniydi.Bunları duyunca gerçekten memnun oldum.O kadar değerli ve hatırşinas insanlar ki insanın böyle muhabettli komşuları olması büyük bir şans.Bu kesin.Hele ki İstanbul gibi bir yerde.Geçenlerde Sait Faik'in bir öyküsü üzerine yazdığım bir yazı vardı.Kaybolan insanlar üzerineydi ve o insanların hala var olduklarını görmek,onlarla konuşmak gerçekten büyük bir kazançtı benim açımdan.Bu da oralara olan sevgi ve bağlılığımı daha da yüksellti diyebilirim.Yeşilköy'de iken Ela hafta içleri çalıştığından gündüzleri bir miktar sıkılma emareleri göstersem de akşam olduğunda onun gelmesiyle bütün kötü yüklenimleri bir kalemde unuttum desem yeri.Buradan Ela'ya da sonsuz şükranlarımı sunmalıyım.Benim için harika bir deneyim ve keşif oldu.Sanki Yeşilköy'ü görmesem bir şeyler eksik olacaktı.

Güzel ve olumlu - bazen,bazı dostlarla görüşemeyince sıkıcı olsa da - anlamlı bir tatil oldu İstanbul benim yönünden.İstanbul çok fazla bildiğim bir yer değildi.Bu gidişim de açık konuşmak gerekirse oldukça denize bakan,tarihi,ve çoğu kişinin fazla uğrayamadığı; kısaca İstanbul'u İstanbul yapan yerleri gezdim ve buralarda kaldım.Bir süre Ankara'da yaşayınca İstanbul hep ürkütücü gelirdi gözüme.Şunu itiraf etmem lazım: Sanki Türkiye'de yaşıyorsak ya İstanbul'a yakınlaşırız yada ondan uzaklaşırız.Kent hayatına,edebiyata,sinemaya,tiyatroya,kitap evlerine,konserlere,ünlü simaalara... Velhasıl sanata ve akıcı bir kent yaşamına, her şeyin alternatifinin ve çeşidinin haddinden fazla olmasına.Tüm bu imkanları düşününce İstanbul'da hayat varsa diğer şehirlerde ki nedir,veya tam tersi mi bu önermenin diye sormadan geçemeyeceğim.İnsanları besleyen büyük bir kazan burası.Hemde sayısı bilinmeyecek açlıkları olanlar için.
Elbette İstanbul'un bu anlattıklarımla alakası olmayan yerleri de çok fazla.Ben kötü yanlarını görmedim şimdilik ama anlatan,buradan bıkan, küfür eden çok sayıda insan var.Hatta geliş ve gidişte hiç köprü trafiğine bile takılmadan geçtim dersem küstahlık etmiş olmam herhalde.

Aklıma ilk düşündüğümde gelenler bunlar,gereksiz detaylar ile yazıyı boğmak da anlamsız.Yine de çok anlamlı anlar yaşadığım için son derece memnunum.Katkısı olan herkese selam olsun.

13 Temmuz 2012 Cuma

Kontrollü Deney

"Ankara'nın en güzel yanı İstanbul'a dönüş yoludur" diyor Yahya Kemal.Benim gibi Ankara'cı birisi için bu seferde İstanbul'a bakalım.Yahya Kemal ne kadar haklı ne kadar haksız.Test edelim, görelim.Herkes, tatilde İstanbul'a mı gidilir, deli misin ? deseler de klişe tatil anlayışlarından pek hazzetmeyen ben için iyi bir seçim olacağı kanısındayım.Deneyelim görelim o halde Konstantinopolis.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Ağır Ağır Çekmeli Ağları Bu Zengin Denizden

Dün gece yatmadan önce bir Sait Faik öyküsü okumak istedim.Bilindiği gibi 1940 ve 50 kuşaklarını balıkçılar, vapurlar,adalar,içki içmek,cigara tellendirmek,yurdum insanı tahlilleri ile bizlere unutulmayacak harika lezzetlerle,eşsiz öykülerle ölümsüzlüğünü ilan eden, benimde ayrı bir kıymet verdiğim bir yazardır.Öykülerde o dönemleri sanki yeniden yaşamak mümkün olacakmış gibi gelir insana.Üstelik anlatımdaki o içtenlik ve sıradan insan halleri yok mudur.İnsana denizden esen rüzgarı ve balık kokusunu buram buram koklatan öykücü kaç tane var bu dünya düzleminde?

Yine bir balıkçı öyküsü okurken aklımda belirenler üzerine karalamak istediğim şeyler var.Hemde bir süredir aklımda olan düşüncelerle olan yakınlığı beni daha da yazmaya itti.Öykünün içindeki balıkçı teknesinde çalışanların adlarıyla başlamak isterim.Koço,Ahmet,İstelyo,İbram,Hristo,Barba Niko,Muharrem,Salih...
Bu adları duyunca çok faklı hisler kapladı içimi.Acaba kaç tane Niko veya İstelyo kaldı Adalar'da ve İstanbul'da diye sormak istedim ? Bu adların sadece 1948 tarihli öykülerde sembolik olarak kalışları ayrı bir hüzün biriktiriyor insanda.Hep istemişimdir böyle insanlarla dostluk kurabilmek.Farklı kültürler,dinler,yaşayışlar görebilmek.Farklı oluşumuzla gurur duyup bu zenginliğin ateşini daima harlamak.Gökkuşağı hep aynı renklerden oluşsaydı bu kadar ilgi çekemezdi.Zaten bütünlüğümüzü çekici kılan da o ayrı bileşenleri ayrı ayrı görüp resmin tamamının bunların birleşimiyle arasındaki ilişkidir.Tıpkı Gestalt Psikolojisinin temel sayıltılarında da anlattığı gibi.

Gelelim ve görelim ki zamanımızda bunları düşünmek öylesi tatlı bir motifler bütünü gibi son derece riyakarca ve üstürupsuzca dile getirilir oldu.Aradan geçen yıllara bakınca öyküler yüzlere öylesi tokatlar atmaktaki.Her zaman mozaik lafını edenler tam tersine mozaikleri parçalamaktan geri kalmadılar.Sözüm insan ayırmadan bunu yapan her kesime.Bu coğrafyada binlerce yıl birlikte yaşayıp belirli bir kültür birikimi yaratan bunca bileşenin sonuç olarak bu kadar yalnızlaştırılmış ve izole edilmiş olması bana ağır geliyor.Asıl adı "Amisos" olan Samsun'da kaç tane Rum veya Ermeni kaldı çok merak ederim.Samsun yüzyıllardır Türk,Ermeni ve Rumların birlikte yaşadıkları bir şehir iken şimdi bunların ikisini neden göremeyiz bu topraklarda ? Dedemin kasap dükkanında 50 yıl önce yaptırdığı buzdolabını dükkandan parçalayıp çıkaramamıştık.Dolabı yapan bir Ermeni ustaymış.O denli sağlam yapılmış ki o dönemlerin zanaat anlamında bir kesitini sunan örnektir.Eskiden buralarda Türkler tarımla uğraşıp tütün üretirken,Ermeni tüccarlar pazarlarmış.Rum esnafta daha çok ziynet eşyaları satımında başı çekermiş.Bunları düşününce gerçekten bu ülkenin bir falez gibi azaldığını düşünürüm.Bu toprakların mirasını bu kadar kolay harcamak üzüntü verici gelir hep.Üstelik geçenlerde Samsun'daki Katolik Kilisesinin cemaat yokluğundan kapanması da ayrı bir hüzün yarattı.Ne oldu da "İnsan Mozaiki" adıyla bu kadar övündüğümüz kavramlar dondurma gibi anında erir oldular bilmiyorum.Sanki içimize kapandıkça daha fazla cepten yemeye başlıyoruz gibi geliyor bana.Hadi buraları geçtim.İstanbul ölçeğinde ne kadar geçerli söylediklerim? Bunu oralarda yaşayanlar anlatmalı.Belki İzmir, Ege sahilleri ...

Bunları yazarken kimseyi incitmek ve hesap sormak değil amacım.Bir topluluk temelli de yazmıyorum ve toplumlar arası bir hesaplaşmanın da çok anlamsız olduğu kanısındayım.Ancak beni üzen böylesi özel ve eşsiz mirasları şımarık bir mirasyedi gibi çok basitçe harcıyor olmamız.Herkes aynı değildir, aynı olmak zorunda da değildir."Biz" denen kavram bizim dışımızda olanlarla da - ki tarihsel  bir geçmiş var iken - ayrı bir lezzet içerisinde yıllar boyu bir arada yaşayabilmenin yıkılmaz temelini atmak için gerekli bir zemin yaratmakta.Yeter ki ergen insanlar gibi anlık dalgalanmalara,gereksiz ve marjinal fikirlere prim vermeden birlikte yaşama kültürünün temellerini sağlamlamak.Arkasından Sait Faik öykülerindeki gibi farklı isimleri sanki yolda karşımıza çıkacak ve selamlaşacağımızı bilerek yaşamaya devam etmek.İnanın hiç zor değil.

Bu iki parçanın da post ile harika bir uyum içinde olduğunu düşünüyorum.Hepsi bir arada iyi gidecektir.

Sait Faik Abasıyanık'ı yad etmeden elbette olmaz.Ustaya selam olsun bizden.Onun öyküleri oldukça balık ve deniz kokusunu güzel günlerle beraber sarmalayacağız.

3 Temmuz 2012 Salı

Panaromik Monologlar

Bir süredir yazmıyor oluşumla ters orantılı olarak aklımda epey yazı malzemesi birikiyor olmasıyla ve bu arz-talep dengesini bir türlü kuramamış olmanın getirdiği baskıyı bir yerden kırmak gerekiyor.Bu durumun oluşmasında havaların sıcak,nemli,şairin anlattığı şekliyle kurşun gibi olmasının çok katkısı var.Sıcak havanın yaşam kalitemiz için sorun olduğu konusundaki tezimde ısrarcıyım.Değil kafa toplayıp yazı yazmak, insanın günün içinde olmak istemediği bir dönemin zebanisi gibi üzerimize abanmakta bu havalar.Neyse ki birkaç gündür buraya çok yağmur yağıyor.Bende bu halin havayı biraz soğutmasıyla fırsatı tepmek istemedim.Malum bulutlu ve serin havaları çok severim ben.Gerçi yaz ile ilgili de bir yazı yazacağım yakında,aklımda.Umarım yazarım.Bu kez bir miktar alakasız tellerden bir fiyonk yapmak niyetim.Asıl sorunda kafamı toplayıp kendimi eskisi gibi akıcı ifade edemiyor oluşum.Bunun ne zaman düzeleceğini henüz bilemesem de.Neyse

/// Son günlerde twitter üzerindeki takiplerimde okuduğum twitler insanın içini boğmak,çaresizlik,nefret söylemlerinin yarattığı tedirgin hava,siyasetin yozlaşması,savaş tamtamlarını ısrarla çalanlara duyulan sitemler,okuduğum çokca köşe yazısı ve bunların günlük hayatımıza entegre olamayışları,devam eden davalar,hukuksal skandallar,kadın sorunlarının devamı,Kürt sorunu etrafında edilen sözler...
Aklıma gelmeyenler de vardır içlerinde.Hepsini alt alta yazınca bu ülke hacmini ne kadar aşan başlıklarla boğuştuğumuzu gözler önüne seriyor.Gerek sosyal medyada,gerek haber kanallarından ve gazetelerden edindiklerimle içimi oldukça büyük bir sıkıntı ve umutsuzluk kaplıyor, hemde derin bir kısır döngü içinde.Sosyal medyada takip ettiklerim oldukça demokrat,birikimli insanlar çoğunlukla.Öyle faşist,cahil,ergen lakırdılara rast gelmiyorum tabiki ama içinde bulunulan zamanı algılayıp,bilgiyle ve bilimsel çerçevelerle bütünleştiremeyenlerin içine düştükleri gafleti görünce de bu ülkeden bir nane olmak kaanatim güçleniyor.Özellikle de polilitik TT'lere hiç bakmıyorum.Her yanından vıcık vıcık basitlik akıyor.Neden bilmem öylesine lümpen ve avam bir kültür oluşuyor ki gidilen rota hakkında uzun düşüncelere salıyor insanı.
Bu ülkeden gerçekten bir şey olmayacağını tarihin akışı içinde ve tüm değişmeyenlerle açıklasak doğru olmaz mı?Bir süredir Sabahattin Ali romanları okuyorum.Böylesine naif ve evrensel bir yazarı,bu ülkenin değeri sayılacak bir  insanı nasıl olur da öldüren kişi yıllarca devlet tarafından bilindiği halde bir şey yapılmaz.Bu anlattığım olay 1948 yılında vuku bulmuş ve bir arpa boyu aydınlatılabilmiş değil.Gelelim 2012'ye.Ne değişti diye soralım.İstikametimizin ileri olduğu konusunda ne kadar gerçekçiyiz peki.Sorular,sorular bitmiyor hiç.Bu konular bile sırf yazamamak için insanı öylesine törpülüyor ki.Öyle ki biraz uzak kalalım gözlemleyelim diye düşünsek,sanki hiç uzaklaşmamış gibi kalınan yerden devam etmeye yarayacak malzeme üreten bir yerdeyiz.Nokta.

/// Malum yaz mevsimi gelince herkeste bir deniz,sahil,güneş fetişizmi almış başını gidiyor.Tatili deniz eksenli tanımlamaktan neden hiç vazgeçmeyiz ki.Bir İngiliz için güneş ve deniz çok anlamlıdır; çünkü kendi ülkesi soğuk ve yağmurlu olduğundan bunu düşünebilir.Bundan ki Marmaris'te gündüz sıcağının altında saatlerce kalabiliyorlar.Doğa,tarih,gastro turizm seçenekleri var iken neden bu deniz,güneşlenme tutkusu bilemiyorum hiç.Üstelik hava 30'lu derecelerde herkesin içinde bulunduğu bulanık sularda serinlemek ne kadar makul ?
İnsanlar yaz olduğunda Karadeniz bölgesinin ne kadar uygun olduğunu bir görseler.Hava sıcaklığı fazla değildir,geceleri serin olur,hele de Doğu Karadeniz taraflarına gidince oradaki doğa ile harika tatil varyasyonları geliştirilebilir.Biraz nemden sorun olur ama alternatif ve pop kültür sevenler için son derece güzel olacaktır.2008'de Samsun'dan Gürcistan sınırına kadar bir gezi yapmıştık.Her yönden doyurucu ve anlamlı bir tatildi.Havanın serinliği,ormanların sağladığı temiz hava,denizle doğanın muhteşem uyumu,Karadeniz yemekleri,(...) Tüm bunları düşününce Akdeniz alışkanlığının dejenererasyonunu daha net gözlemlemiştim.İnsanlarımız güzel buldukları yerleri çirkinleştirmek için çok hevesliler.Bodrum ve Marmaris'e gittiğimde gördüğüm yapısal yozlaşma karşında doğa adına ben utandım.Hiç mi yeşil alan bırakılmaz böylesi güzel yerlerde.Her yere otel yapma merakıyla bindikleri dalı kesen insanımız bunun geri dönüşü olmadığını ne zaman bilecek.Bodrum'a gittiğimde Cevat Şakir'in ( Halikarnas Balıkçısı ) anlattığı Bodrum ile gördüğüm arasında ışık yılı kadar mesafe var.Aynı şekilde Marmaris'te benzer sorunla boğuşmakta.Bu bölgeler yıllar önce sürgün cezası alan kişilerin gönderildiği yerlermiş.Şimdi ise lümpenleşen bir mecburiyetin bayrağını dalgalandırıyorlar.Önerim ; Giresun'dan sonra Kazım Koyuncu şarkıları eşliğinde Rize'ye doğru o kapalı ve serin havada,yeşilden gözleri ayırmadan seyahat etmek.Bunun tadı çok başka.Deneyimle sabittir.

/// Yazın sıkıcılığında söz etmeden olmaz.Nuri Bilge Mayıs Sıkıntısı'nı çekerken buna benzer duygularla çekmiş olmalı.Uzun günlerde ne yapsak diye düşünmekten artık düşünemez olduk sanki.Ne yalan söyleyeyim sevmiyorum bu mevsimi.Hatta yazamayışım esaslı sebepleri arasında.Cuma günü Elif Şafak ropörtajını okurken kendisi de yazdan hoşlanmadığı söyleyince hemde yazın depresyona girdiğini anlatınca ne kadar sevindim anlatamam.En azında yazdan hoşlanmamak bahsinde yalnız olmadığımı gördüm.Bana kalsa kışları Ankara'da yazları ise Samsun'da geçirirdim.Yahya Kemal :"Ankara'nın en güzel yanı İstabul'a dönüş yoldur " diyordu.Bende yazın en yanını arkasından kışın geleceği yönünde tanımlıyorum, o zaman.

/// Annemin zorlamasıyla yeniden sınava gireceğim bu cumartesi.Aslında yaşananlardan sonra hiç niyetim yoktu ama bakalım,kıramadım işte.Sınavdan sonrada tatil seçeneğimi İstanbul'dan yana kullanmak istiyorum.Anti tatil anlayışımın devamı olsa gerek! Neden bilmiyorum İstanbul'a gitmek isterken bir yandan da bir miktar tereddüt duyumsamaktayım.İstanbul beni ürkütüyor.Ankara'cı birisi olarak İstanbul bana Mairo oyunundaki canavar gibi görünüyor.Bakalım gidince de bu hisler devam edecek mi? Yoksa Yahya Kemal'i mi yalanyalacağız,göreceğiz.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar,oldukça yazmaya gayret etmek gerek.Esenlikler efendim.    

22 Haziran 2012 Cuma

20 Haziran 2012 Çarşamba

"Bir insanın ölmesi trajik bir olaydır, binlerce insanın ölmesi ise yalnızca istatistiktir." Bu sözü Stalin ne zaman söyledi bilmiyorum.Acaba Katin Ormanlarında ortadan kaldırdığı binlerce Polonyalıdan sonra mı ? Bilmiyorum.Kendisi gibi adam harcama konusunda uzman olan birisi için ironik bir sözdür aslında.Böylesi sıcak ve çekilmez mevsimde insanların ölümlerinin sayılarla somutlanıyor olması bana Stalin'in bu sözünü hatırlatır hep.2012 yılını yaşarken 1950 model savaş yöntemleriyle bu ülkede insanların saliseler içinde ölüyor olmasına nasıl yaklaşmalı.Politikada,sosyolojide,iktisatta,felsefede bakıyorum her söylenen çayın buharı gibi soluksuzca havada kayboluyor.Bunun bazen bir iliüzyon olduğunu sanmaktayım ya bazen,neyse.Uzun konuşmayacağım,yazsam da ne fayda ama gönülde razı değil susmaya aslında.Bakışın yoğunlaşacağı noktanın insan değil de sayılar olması işleri sarpa sarmakla kalmayıp,çözümsüzlük dinamosu gibi epey enerji çekiyor gelecekten. Bu ülkeden bir halt olmayacağını söyleyip dışsallaştırmak ne kadar doğru bilemem; bu olan biten insanı bitik ve umutsuzluğun çemberine öylesi yapıştırmakta ki bir köşede sessizce utanmaktan başka elimden gelir bir şey yok yaşananlara.

16 Haziran 2012 Cumartesi

Saatleri Patlatma Enstitisü

Kimi insanların zamanı kimilerinin de saatleri var.Hemde Savarovksi taşıyla bezeli olan, binlerce liralık.Saatler ve zaman arasındaki ilişkiyi düşünüyorum.Bir saate sahip olmanın zamanın akışı üzerindeki fonksiyonu ne olabilir ki?
Bu soruyu İsviçre'lilere sorsam ne derlerdi acaba ? Üstlerine yok dünyada saatler üretmekte.
Şöyle söylesem : Saatlere sahip olmak ayrı bir esaret pratik yaşam akışında.Randevular,mesailer,buluşmalar,yetişmeler,geç kalmalar oldukça aşındırmaya başlar bir yerden sonra.Bu da yetmez gibi temel ihtiyaçların köşelerini saatlerle çivilemeyi üstüne eklersek on iki sayı arasında on iki parçalı bir yaşamın içinde boğulmakla kalırız.Evrensel bir saate sahip olsa insanlar.O saatte biyolojik saat olsa.Kötü mü olurdu.İnsan vücudunun belirlediği bir saat. Belki o zaman saatlerin tahakkümü kırarız.Belli mi olur.? Tanpınar'a selam olsun.

13 Haziran 2012 Çarşamba

Uzak Kaderler İçin

Bir gün bir yağmurla garip garip
-Çoluğu çocuğu terk edeceğim-
Bir sevgiyle dolmayacak kalbim,anladım
Alıp başımı gideceğim.

Asır yirminci asırdır, amenna
Bir yanımda sevgilerim,bir yanımda sancım
Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi
Uzaklar daha uzaklaşır
Bir define çıkarır gibi kayalardan,Ademden beri
Sımsıcak sevgilere muhtacım

Bir gün alıp başımı gideceğim
-Yıldızlar ışısın,yollar üşüsün,yollar...-
Belimi bir ılık şal sarsın,mavi
Hüzünlü bir serancamın ardından,şarkısız
Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin
Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında

Kendi kendine çekilemez oluyor ömrüm
Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde
Diyarı gurbette kanlı bir aşk
Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde
En uzak beyazlar,
En yakın ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
İçip içip ağlasam...

                                                                                 

                                                                                 Turgut Uyar - Büyük Saat

11 Haziran 2012 Pazartesi

10 Haziran 2012 Pazar

Pazar Sıkıntısına

En çabuk öğrendiğimiz duygu özlemek mi?

Sanem Altan 
Sanem Altan
Çıngıraklı bir rüzgar gülü asılı kapıda…
Rüzgar her estiğinde şıkırdıyor…
O ses her defasında rüzgarla beraber hayatımıza karışıyor.
Rüzgarın ne zaman eseceğini, hangi rüzgarın onu kıpırdatacağını bilmiyorum.
Tıpkı duygular gibi…
Her olayda, her rüzgarda farklı bir şekilde ama hep aynı etkili şıkırtıyla karışıyorlar hayatımıza.
Duygularımızın sesini ne zaman, nasıl duyacağımızı bilmiyoruz.
Bazen acı veriyorlar, bazen gülümsetiyorlar, bazen umutlandırıyorlar, bazense sadece ince bir sızı bırakıyorlar.
Hep merak ediyorum…
Nasıl oluşuyor duygularımız?

***


Bütün ruhumuzu ne zaman, nasıl sarıyorlar?
Birbirlerinin içlerine nasıl saklanıyorlar?.
Bizi nasıl yönetiyorlar?
Hangisi reisleri?
Hangisi en çelimsizi?
Hangisini en hızlı fark ediyoruz?
Hangisin belki farkına bile varmıyoruz?
Kim kimi yönetiyor, onlar mı bizi, biz mi onları?

***


Geçen gün sabahın erken bir saatinde Leyla’yla sabah yürüyüşüne çıktık.
Leyla beş yaşında.
Bana hiç beklemediğim bir anda ‘anne ben özledim’ dedi.
Uzun uzun sohbet ettik sonra…
Sonra bir süre sessiz yürüdük.
O uzakta gördüğü köpeklerin yanına gitti, ben onu izledim…
Özlemeyi nasıl bu kadar iyi biliyor diye merak ettim.
En çabuk öğrendiğimiz duygu özlemek mi diye düşündüm.
Beş yaşında bir çocuk bu duyguyu nasıl bu kadar iyi anlatabiliyordu…

***


Rüzgarda ilk şıkırdayan duygu özlemek sanırım.
Özlemeyi belki de en iyi çocuklarda gözlemliyor insan…
Çocuklara bakmanız yeterli aslında…
Kızgınlıkları kızgınlık değil, sevgileri şartlı değil, üzüntüleri geçici, öfkeleri komik…
Ama özlemeleri…
Özlemek başka duygulara benzemeyen bir şekilde çocukların içinde de kendini güçlü bir biçimde hissettiriyor.
Çocuklar da sizin gibi benim gibi özlüyor.

***


Özlemek…
Benim en sevdiğim duygudur…
Özledin mi pek çok şey olursun çünkü…
Özledin mi seviyorsun demektir
Özledin mi öfkelenirsin ayrılığa…
Özledin mi kıskanırsın sevdiğini…
Özledin mi beklemeyi de, sabretmeyi de öğrenirsin…
Özledin mi kavuşmayı da bilirsin...
Özledin mi yaşıyorsun demektir.
Ama sanırım özlemenin en çarpıcı tarafı, bazen hiç tanımadığımız, bazen de özlemek için yeterince tanımadığımız birini de özlüyor olabilmemiz.

***


Nasıl usul usul sokulur ruhumuza o sızı…
Başka hiçbir duyguya benzemeyen bir hali vardır özlemenin…
Bir bütünden bahseder gibi bahsederiz ondan ‘özlüyorum.’
Sürekli ve tekdüze gibi…
Oysa ki nasıl başladığını hiç bilemezsin, sadece bir anda nefessiz bırakacak kadar acı verir, o anda anlarsın özlemenin nasıl bir şey olduğunu.
Ne rüyalar, ne hayatınız, ne başka şeyler içimizdeki o gizli esrarın ipucunu vermez.
En güvenli anınızda, belki küçücük bir işaret içinizdeki özlemin fitilini ateşler…
O an yanınızda olmayan birinin sadece sesini duymak için kıvranırsınız.
Özlemek, o yakıcı istek, her şeyin önem sırasını değiştirir…
Leyla için bile…
Bazen bir çocuğu bile dondurmayla kandıramazsın...
O, özlediği insanın sıcaklığını ister.




Yazılarını dikkatle takip ettiğim Vatan gazetesi yazarıdır Sanem Altan.Onu ilk önce futbol yazarken tanımıştım; üstelik çoğu erkekten daha fazla futboldan anladığını söylemeliyim; ardından politika ve yaşam konusunda kadın duyarlılığını da aşan özel yazılar yazmaya başladı.Gündemden ve hayattan sıkılınca Sevgili Sanem Altan'ın içten yaklaşımlarıyla duyarlı ve kaliteli yazılarını okumayı önerebilirim.Açık konuşmak gerekirse rüzgarlı havalarda,sahildeyken benzer duyumsamalarda bende benzer duygu silsilelerini anımsıyorum. Gerçekten iyi geliyor bu yazılar.Hele de böylesi kirli bir gündem ve durağan yaşantımızda,özellikle de nemli sıkıcı bir pazar günü, bizi yazmaktan soğutan onca şey varken onun yazıyor olması bize umudun inatla yaşama entegre oluşu somutluyor.

6 Haziran 2012 Çarşamba

Yavaş Yavaş Yavaş (*)


Hatırladığım kadarıyla 6 Haziran Dünya Çevre Günüdür.Bu türden doğa ve çevre ile ilgili günlerde neden bilmem kendimi biraz daralmış hissederim.İnsanlığın varoluşundan bu yana geçirdiği gelişim içerisinde onu taşıyan en büyük bileşendir doğa.Tüm canlılar için vazgeçilmez iki kavramdır doğa ve çevre.Sosyolojik evrim içindeki ilk iki evre;toplayıcı komünal dönem ve tarım toplumu süreçleridir.Buradaki temel dokuda doğanın yeri son derece büyük.Yaşamın devamı için tamamen bağımlı bulunulan bir değer.Gelinen temel noktalar endişe edici davranışlarımızı tetikler nitelikte aslında.Bu iki sosyolojik dönemin ardından insanlık makine yapmaya ve bunun yakıtını doğadan tüketmeye başlayınca aradaki organik dengelerde birtakım sallantılar meydana geldi.Artık fosil yakıtların kalan ömürlerini raftaki ürünler gibi biliyoruz.Temel sayıltıların özünde tamamen kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı yan etkiler var.Üretimin sürekliliği ve kar güdüsüyle doğayı sonu olmayan bir kaynak gibi görme arzusu şu an yaşanılan zamanın sonunda neler olacağı konusunda fikirler veriyor.İnsanların tüm uyanışlarına karşın polis yardımıyla devlet doğa tahribatına aralıksız devam etmekte.Kaz dağlarında siyanürlü altın arama çalışmaları,termik santrallerin Yatağan'da yarattığı hava kirliliği - Yatağan'dan geçerken dumandan şehri bile görememiştim birkaç yıl önce - Doğu Karadeniz'deki muhteşem coğrafyadaki derelerin üzerine kurulması planlanan hidroelektrik santralleri,Sinop ve Mersin'e düşünülen nükleer santral vd..Sayısız örnek var ,aklıma gelenler bunlar.Bolivya gibi Latin Amerika ülkelerinde doğayla dost anayasalar yapılırken insan düşünmeden edemiyor.Samsun'da yaşarken 170 km. batımızda nükleer santral olacağını bilmek beni son derece ürkütüyor.Sinop,Karadeniz'de denize girmeye uygun koylara sahip ender yerlerden coğrafya gereği.Dağlık olduğundan fazla trafiği olmayan ancak doğası,denizi,ormanlarıyla,doğal limanıyla harika bir değere sahip şehirlerimizden.Bilmiyorum,soğutma suyunu Sinop'tan alacak bir nükleer santral hayatımızı nasıl etkiler.

Kaygılı bir halde düşünürken insanların davranış karakterleri de beni son derece üzmekte.Nitekim askerde iken konuşulan asli konulardan en önemlisi araba sahibi olmaktı.Araba kullanmayı sevmeyen biri olarak oradaki insanların araba hayranlıkları,bununla ilgili konuşmaları bana itici geliyordu.Ankara trafiğinde araba kullanmak eziyet olsa da modeller,jantlar,renkler herkesin konuşma konusuydu.Ben bu konuya;neden hiç kimse bisiklet ya da elektrikli araçlar almak gibi bir hayaliniz yok deyince tuhaf tuhaf baktıklarını hatırlıyorum.Trafik keşmekeşinde,egzoz dumanı soluyarak,camları açıp arabesk/rap dinleyerek kendilerine enteresan bir çerçeve çizmişlerdi.Oysa bisiklet gibi çevreyi kirletmeyen,fosil yakıt kullanmayan,vergisiz,spor yapma olanağı sunan alternatifleri bilemem neden kimse düşünmüyor.Dedim ya endişeden bol bir şey yok.Bizden sonra dünyayı emanet edeceğimiz insanlara havası kirli,asit yağmurlu,radyasyonlu,yeşil alanı kalmayan beton bloklarla dolu bir çevre mi bırakacağız ? Hiç mi temiz alternatif enerji kaynaklarına eğilim olmayacak ? Sorular sorular işte.Çok uzun bir konu burada kısaltıyorum.

Üstteki klibi iki açıdan ele alayım.İlki Redd ülke şartlarında çok değer verdiğim bir müzik üretimiyle çoğunluğun saçmalıklarından kendini sıyıran aklı başında,entellektüel,müzikal alt yapıya hakim ender oluşumlardan biri.Yıllardır büyük bir zevkle dinlemekteyim şarkılarını.İkincisi; son kliplerinde doğaya saygı bağlamında bir video çekmişler.Gidişatı sorgulayan bir nitelikte olmasıyla beni yine son derece memnun ettiler.Yavaç yavaş yavaş da olsa iyiye,yaşanabilir,temiz,doğayla barışık bir insanlık ümidiyle...

(*)Redd'in bir parçası

31 Mayıs 2012 Perşembe

Ulak Çehov

"Sizlere bir iyi bir de kötü haberim var.İyi haber; henüz ölmedik, kötü haber ise hala hayattayız." Anton Çehov

29 Mayıs 2012 Salı

Ben/Deniz Bir Devam Filmi


Döndüğüm günden bu yana Samsun'da hava ısınmadı ve rüzgardan,yağmurdan, buluttan bir türlü kurtulamadı.Buradan yoksun geçen zamanlar içinde en çok özlem duyduğum şey sahile inmekti.Deniz kenarında kumlar üzerinde dalga sesleriyle - ki burada çok dalga olur - yosun ve tuz kokularıyla,sağım ve solumda kalan Samsun parçalarıyla kendimi bir çeşit meditasyon içinde bulduğum zamanlar benzersiz bir parçalardır günüm içerisinde.Yalnız başıma gittiğimde ulaşılmaz gördüğüm ufuk çizgisi,özellikle de geceleri o ürpertici karanlık ile rüzgarın ele ele verip ruhumu temizliyormuşcasına giriştikleri tılsımlı birliktelikleri.Bazen de açıkta avlanmaya çıkan gemilerin ışıkları ki hiçlik aleminde yolunu şaşıran ateş böcekleri gibi bir görünüp bir kaybolurlar.Tüm bunları o aradan sonra yeniden yaşamanın verdiği tatlı sert sarhoşluk ne kadar da kıymetli.Sert rüzgara karşın elime bira alıp o uçsuz karanlığa bakarak,rüzgarın yarenliğinde,tuz ve yosun kokusunun ferahlığıyla kendimi ters yüz ettim desem yeri.Belki de anlamsız hayatımda tek sığınak.Düşünceler,tasarılar,azalan arkadaşlarım,hayatımdaki boş insanlar,tanımadığım gereksiz insanlar,gelecek kaygısı,ele ele gezmeyi marifet sanan özenti aşıklar,denize bakan lüks evlerde oturan burjuvazi...Hepsini bir kazana koyup buhar olana kadar kaynatmak.Veya onlara arkamı dönüp yosun kokusuyla maltı harman edip o karanlık sularda benliğimi tarumar etmek.Onlarla savaşmak bile yakınlaşmak ya,evet.Arkamı dönüp karanlık sudaki beyaz dalga köpüklerinin içine saklanmak.Anlamı yitik arka plandan suya,hayatın başlangıcına dönmek.Ne kadar varız.Ne kadar başarılıyız.Ne kadar yol aldık bilmeden.

Az önce sahilden eve gelirken uzun uzadıya düşündüm.5 aylık sürede yaşadıklarımı,kırgınlıklarımı,bunaltılarımı,hayallerimi,hayatımı...Herakleitos, Kırık Taşlar'da derdi; "Aynı nehre girdiğimizde biziz,değiliz." Aslında hayatın sürekli bir akış ve devinim içinde yol alırken saliselerin bile birbirinden ne kadar farklı olduklarını söyleme çalışıyor.Maddenin durağansızlığı,yaşamın sonsuz akımı.Geriye dönüp bakıyorum,beş ay geçiyor,zaman sürükleniyor,insanlar savruluyor.Ben bu kadar zamandan sonra sahile indiğimde yine tüm duyumsamalarımla baş başa kalıyorum.Sanki Aralık ayında bıraktığım beni, sahildeki kumlardan çıkarıp üzerime yeniden giyiyorum.Aradaki farkı bir türlü göremeden.Hayat sallaya sallaya akarken ben bir köhne asma köprü gibi altımdan geçen suya bakıyorum.Sanki bu olanlar okuduğum felsefe kitaplarına inat olsun diye başıma geliyor diye düşünmeye bile başlıyorum bir yerden sonra.

Ve arkasından yine gözlerimi dikiyorum karanlık sulara.Aklıma Pink Floyd'un High Hopes klibinde arabasının yanında tepeden uzaklara bakan adam geliyor.Aynı donuklukta,kıvrana kıvrana,dalgalara bakıyorum.

Ve bir şişe bekliyorum o dalgalardan ayaklarımın yanına bırakacağı.Bir dosttan,bir sevgiliden,bir candan.Şöyle yazacak.Seni görüyorum; sadece bakmaya devam görmek için,arkanda süregiden insan sürüsünü o sahile yaklaştırmadan.

Ancak ne yaparsan olmuyor yine bazen...                                          

Benliğimin PriMadonnasına


Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sını birkaç gün önce bitirdim.Okumaya devam ederken,bitirdikten sonra arkasından bir şeyler karalamak şeklindeki tasarılarım,kitabının sonunu getirmem ile tam bir zorunluluğa evrildi aslında.Uzun zamandır haberim olmasına rağmen kitabı elimde nedendir bu kadar beklettiğime hala bir anlam veremiyorum.Dili,üslubu,akıcılığı,merkez karakterinin son derece naif ve bir o kadar da derin iç dünyası,40'lı yıllardaki gerek Almanya gerek Türkiye şartlarını son derece başarıyla aktarmış oluşu temelde aklıma gelen önemli meziyetleri.Sevgili Tarık Tufan, Kafa Dengi programında - uzun zaman oldu söyleyeli - ne zaman hayattan ve insanlardan bezgin bir hale gelse ilaç olarak hemen ulaşmak istediği iki kitap var.Bunlar; Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı ve Sabahattin Ali'den Kürk Mantolu Madonna'sı.Yeraltından Notları çok önceden okuduğum için Kürk Mantolu Madonna'yı görmemek olmazdı.Kitap bittikten sonra Tarık Tufan'ın son derece haklı olduğunu söylesem yeridir.Gerçi iki kitabı karşılaştırmak ne kadar doğru bilmem; ama aradaki ortak yan bir insanın iç dünyasının,duygularının,hareket mekanizmalarının bu kadar samimi ve gerçekçi anlatılış biçimi.Ayrıca karakterlerinin son derece yalnız,naif yapılı ve anti-kahraman özellikleri.Yazarın değer derecesini gösteren önemli parametreler bunlar kanımca.

Kürk Mantolu Madonna'da Raif Efendi'nin yıllar önce birgün içinde neredeyse on yıllık bir zamanı hatıra defterine bir günde yazmasıyla, hayata olan duruşu,salt aşka olan inancı,bir kadını mutlu edebilmek için girdiği umarsız zorluklar,kendi içindeki saf çelişkiler ve yaşadıklarının onu hayatında savurduğu zıt noktalar.Tüm bu özellikleri harika bir anlatımla okumak harika bir haz.

"Bu akşam anladım ki,bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla bağlanabiliyormuş." Belki biraz yüzeysel bir cümle gibi durabilir;ancak hayatta çok yalnız ve kapalı bir iç dünyaya sahip insanın hayatı bir tabloya bakınca,üstelik tablodaki kadınla tanışınca çok çok farklı bir anlama bürünür.Maria Puder'den önce yaşamadığını dahi itiraf edecek kadar hayata bağlanan bir aşk Raif Beyi adeta evrenin en mutlu insanı yapar.Ta ki babası öldüğünde cenaze için Türkiye'ye dönmemeyi bile Kürk Mantolu Madonnası hasta bırakmamak adına aklından çokça geçirir.Aslına bakılırsa yer yüzünden silinmeye yüz tutan bir erdemin sembolü olsa gerek Raif Bey.Sevdiği kadın için bu derece naif ve duygu yüklü olup, salt Madonna'sı için nefes alabilen kocaman bir yürek.Günümüzü düşününce ne kadar da dejenere insan ilişkileri içinde bu hikayeyi okumak insanı fazla temiz havanın çarpması gibi derinden etkiliyor.Zaman zaman Raif Bey kadar olmasa da  harikulade davrandığım,dünyamın odağına koyduğum kadınların yaşatmış oldukları tuhaf yaşantıları düşündükçe pek de iyi bir noktaya gitmiyor oluşumuzu göstermekte.Emeğin yabancılaşması gibi insanın da özüne yabancılaşması.Belki de ne istediğini bilememenin getirdiği sarhoş bir oburluk,neyse.

Her şeyin ötesinde bu kadar değerli bir yazarın 41 yaşında faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi de ayrı bir trajedi zaten.Sabahattin Ali 1948 de ülkemizin ilk siyasi faili meçhul cinayetine kurban gitmiştir Kırklareli ormanlarında.Böylesi değerli bir yazarın daha fazla yaşayıp bizi daha nice Raif Bey ile tanıştırması çok isterdim.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Zamanımızın Bir Josef K.'sı

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1088918&Yazar=OZGUR-MUMCU&CategoryID=98

Üstte alıntıladığım link Radikal yazarı sevgili Özgür Mumcu'nun Cihan Kırmızıgül ile yaptığı röportajdan alınma.Bir süredir gündemde olan adıyla bildiğimiz poşu davasının belki de en dertleri tarafı.Cihan Kırmızıgül'ün başına gelenleri yazmayacağım, herkesçe malum.Birkaç gündür kafama takılan bir öykü bu.Olayın başladığı tarihte Galatasaray Üniversitesinde okurken kendini birden bire 25 aylık bir tutukluluk sürecinin içinde bulan genç bir insan.20'li yaşlarda üniversitede okurken böyle bir duruma dönüşmenin insan benliğinde yaratabileceği tramvadır gözle görülmesi gereken.Ne zaman özgür olacağını bilemeden, hemen çıkarsın yorumları içinde,mahkemede sürekli değişen ifadelerle kesin konumunu netleştiremeyen yersiz bir tayfun.Üstelik davanın devam ederken çıkan yeni kararlarda geleceğe umutla bakmak isteyen bir genç insanın geleceğini tuzla buz etmeye son derece yeterliler.Henüz, empati yapmadan bile insan beynini neredeyse felç edecek yaşanımlar.

Bu süreci okurken aklıma -benim için yeri ayrıdır- değerli yazar Franz Kafka'nın Dava adlı romanı geldi.Orada da Josef K. bir gün uyandığında bir davadan suçlu bulunduğunu öğrenir ve böylece bir tür anlamlandırılamayan hukuk sarmalının içinde bulur kendini.Romanda asıl sorulan soru ise;hukuk ile adalet arasında uzayıp kısalan yolun insan bilincinde yarattığı etkidir.Bireyin hukuk karşısındaki konumu ve gerçeklik ile hukukun birbirini nasıl etkilediğidir.Tabiki bu kavramların arasında sıkışan,yorulan bir insan vardır, Josef K.Öyle ki, yaşadığımız çağı odağa aldığımız takdirde "hukuk" kavramı epey hacimli bir alan kaplıyor.İnsanlığın tarihiyle aynı anda evrilen ve en az insanlık kadar tarihi olan konulardan birisidir bu kavram.Zamanımız içinse son derece elzem ve önemli bir konumda.Öyle ki bir devlet kendini öncelikle hukuk devleti olmakla tanımlıyor.Bu da insanlık uygarlığı içinde zirveye ulaşmak,medeniyet göstergelerinden biri olarak ön plana çıkan parametrelerdir öne çıkan.Hedefimiz ise hukuk ve adaletin kol kola gezdiği,vicdan giysini giyen bir hukuksal ruhun bu topraklarda özgürce dolaşabilmesidir.Böyle olduğu takdirde hukuka olan güven ile geleceğe daha parlak bakarken,Cihan, Josef K, gibi tüm karakterlerin bu türden bunalımlar içinde olmadığı,ferah ve huzur içinde yaşamını devam ettireceği en değerli iskeleti elde etmiş olacağız.Onun için doğru hukuka sonuna kadar destek vermek en temel görevlerden biri olsun.

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Kısa Boylu Göbekli Bir Adam

Beş aylık bir aranın arkasından evimden bir şeyler yazmanın zamanı geldi sanırım.Aslında bu beş aylık sürede yaşananlar ile ilgili yazmak bana pek çekici gelmiyor ama yinede bir girizgah yapmak ve de arada neler olduğunu anlatabilmek için faydalı olduğu kanısındayım.Bu yazıya da sevgili Emilia'nın güzel hislerini ve enerjisini arkama alarak başlamak istiyorum.

Öncelikle belirtme gereği duyduğum hususlar var.Askerlik denen olay erkeklerin hayatlarında bire on beş katarak anlattıkları,övünmeyle birazda, açık olalım, abartıyla süre giden muhabbet etmeleri için son derece uygun bir ortamın hazırlayıcısıdır.Bunları söylememdeki amaç; tam anlamıyla bütünsel bir askerlik yapmamış olmam ve de konuyu uzun anlatırsam, bunun bir askerlik muhabetinden çok gözlemlediğim konulardan ibaret oluşudur.Neyse devam edelim.

Aralık ayının ortasından başlayarak gelişen süreç içerisinde öncelik ile Manisa Alaşehir 'de bulunduğum bir on yedi günlük bir dönem var.Aslına bakılırsa olayın biraz da şoku içinde çok fazla anlam veremediğim,alışamadığım insan tipleriyle yaklaşık 1600 kişinin bir arada bulunduğu bir yerdeydim.Dürüst olmak gerekirse Alaşehir için çok fazla şey söylemek istemem, zira hatırlamayı pek sevmiyorum orasını.Hayatımda yaşadığım en sefil on yedi gündü.Örneğin bir hafta banyo yapamamanın ne demek olduğunu fark ettim.Hep mi kötüydü diye soran olursa; aynı koğuşta kaldığımız elli beş kısa dönem arkadaş vardı.Onlardan da on beş tanesiyle gayet samimi ve güzel zamanlar geçirdik.Bence Alaşehir'in tek kazanımı bu olsa gerek.

Arkasından yılbaşı gecesi Ankara'ya asıl yere gelmiş olduk.K.K Lojistik Komutanlığı'na.İlk gittiğimde pek anlam verememiştim.Ankara'nın orta yerinde Samsun- Konya yolu üzerinde bir kışlaydı burası.Kolordu dersek daha doğru olur.Çünkü başında bir korgeneral vardı.Sanırım ilk gidişin getirdiği bir bocalama hali olsa gerek.Tek üzüntüm Alaşehir'de tanıştığım arkadaşlarımdan sadece birisi ile yola devam edecektim.Zira büyük çoğunluğu Ankara olmak üzere farklı yerlere dağılmıştık.Bir de yılbaşı akşamı orada olmam ve insanların 10'dan geriye doğru saydıkları dakikalarda ben karanlığa boş boş bakıyordum.Hafta başı olunca asıl görev yerimiz olan Ulus'taki tren garına gittik.Sabahları saat yedide servise binip gara,akşamları da beş-altı arasında da lojistik'e geri dönüyorduk.İlk başta dedim, bu tam bir memurluğa benziyor.İlk gittiğimiz gün başımızdaki albay ile tanıştık.Bizim garda yapacağımız görevimizi tanımladı.Albayın bizden öncelikle istediği 8. sınıfa giden kızına ders vermemizdi.Ben Fen Bilgisi, diğer arkadaşım Sezai'de Matematik dersi verecekti.Onun dışında bizden askerlik anlamında özel bir isteği yoktu.Bunun yanında birim üzerinde resmi yazışmalarla da ilgilenirsek çok daha iyi olacağını söyledi.Bunları duyunca gerçekten çok şanslı olduğumuzu anladım.Koskoca albay kızı için iki adet öğretmen ayarlamıştı.Bunlardan biri de bendim.Üstelik bulunduğumuz yer de tren garıydı.Beş gün mesai saatlerinde dışarıdaydık.Sivil insanlarla beraberdik  sürekli.Ondan dolayı yeşil renge karşı fazla bir antipati geliştirmedim diyebilirim (smile ) Üstelik tam bir askerlik sayılmazdı bu durum.Lojistik'teki kısa dönem arkadaşlarım atış yaparken, biz atış bile yapmamıştık.Bundan gocunduğum filan da yok hani.Bir tek kurşun sıkmadan askerliği bitirmek benim için çok daha güzeldi.Zira silahlarla aram pek iyi değildir.Zaten tren garında silah mı kullanacağız, onun için atış yapmayan kısa dönemler olarak iyi derece de makara konusu olmuştuk.Rahatsız mıyım, hiç de değil.

İlk günlerde vagon tiplerini öğrenerek geçirdik.Hangi malzeme hangi vagonla taşınır, gibilerinden.Aslında derslerin başlamasına az süre kala bunları öğrenmek iyiydi, çünkü zaman oyalanarak geçer.Arkasından dersler başladı ve zamanda akmaya devam etti.Benim için iyi yanı hem zaman hemde mesleki anlamda faydası oldu derslerin.Aktifliğimi korumuş oldum ve sınava bir öğrenci hazırladım.İyi yanlarından biri de hafta sonu izinlerimiz iki gündü.Bu da ayda 8 gün dışarıda olma hakkı tanır.Lojistik'teki kısa dönem arkadaşlarım ayda 2 kez dışarı çıktıkları düşünülürse buradan da bir bonus yakalamışız laf arasında(smile).Ben tabii bu hakkın da anasını ağlattım.O da şöyle: Tüm izin günlerinde,buna kar yağdığı zamanlarda dahil, hiç boş geçmedim.Tüm izinleri kullanarak zamanın belli kısmını başarıyla erittim diyebilirim.Durumun bir de farklı yüzüyle tanıştırmak isterim.O da şu: Ben Ankara'da daha önce yaşamıştım ve Ankara'yı iyi tanıyan ve bilen birisiyim.Hafta sonlarında da daha önce gittiğim yerlere,sevdiğim mekanlara, tanıdığım insanlara gidiyordum.Ancak akşam olduğunda Öveçler'deki evime değil de lojistiğe gidecek olmamı anladığımda ise tam bir uçuruma yuvarlanış yaşıyordum.Özellikle Ümitköy ve Çankaya'dan Altındağ'a geçince yaşadığım travmayı anlatamam.Belki de bu değişkenlerden dolayı tam bir askerlik moduna girememiş olabilirim,zaten devrem Sezai'nin dediği gibi askerliği öğrenemeden askerliği bitirmişim ya,neyse.

Zihnimi kurcalayınca yazılabilecek son derece fazla konu bulunabilir.5ay az bir süre değil  nereden bakılırsa.Bu süreçte çok zor zamanlarımda oldu;ancak ortalamaya baktığımızda çok daha iyi bir konumda ve şehirde bulunduğumu rahatlıkla ifade edebilirim.Gerek Ankara,gerek tren garı,gerek albay bana son derece uğurlu geldiler bu beş aylık zaman zarfında.Ankara temmuz ayında taşınmıştım Samsun'a ve Aralık ayında yeniden dönmüş oldum, bu bile enteresasan bir kombinasyonun tezahürü olsa gerek.Ben aslına bakılırsa bu geçen süreyi somutlama bağlamında kısa boylu göbekli bir adama benzetiyorum.Nedeni de şu.Samsundan çıkıp tekrar geri döndüğüm gün arkama baktığımda geçen zaman bana çok kısa geldi; ancak Ankara'daki beş ay nedendir bilmem beş aydan fazlaymış gibi bir iz bıraktı bende.Onun için bu kısa,göbekli adam cuk diye oturan bir sembol gibi bu süre için.Zaten askerde bizim gibi kısa dönemlere "poşet" dedikleri için bende böyle bir benzetim yapmış oldum geçirdiğim süreye kendi adımca.Başta belirttiğim gibi öyle anı anlamında çok fazla şey yaşamadım.Bunlar sadece gözlem ve arda kalanlar benim için.Çok fazla kişiyle yakın durmadım açıkçası.Akşamları genelde kısa dönem arkadaşlarımla geçirdiğim zamanlar daha değerliydi,zira konuştuklarımız havada kalmıyor ve ilerleyebiliyordu.Gerçekten enteresan kişiler de vardı.Bunu yazarken amacım küçük düşürmek değil -baştan belirteyim- muzu kabukla yiyen,kiviyi patates sanan insanlarda vardı.Hatta bir arkadaşım Gaziemir'de pisuvarda kafasını yıkayan adam bile görmüş.Biliyorum biraz çirkin ve absürd örnekler ama bunlarda bu ülkede yaşayan insan davranışları.Velhasıl bir  beş ayın ardından yine yeniden buralardayım.Uzak kaldığım süreç gerçekten zorladığı zamanla kendini gösterdi.O anlarda burada yaşadıklarımızı,paylaştıklarımızı hatırladıkça biraz daha dayanma kudreti buldum kendimde.Bir nevi ağrı kesici gibiydi blogger'da,twitter'da yaptıklarımız,Emilia'nın,Nileud'un,Yasemin'in vd. yazdıkları.Bunları hatırladıkça ferahladım dersem abartmış olmam.Yeniden beraberiz ve daha da güzelleşecek her şey.
 

17 Mart 2012 Cumartesi

Buraya girmeyi hiç istemiyorum hem de hiç.Eski güzel günlerimi ve küçük,bana  özel dünyamı ve dostlarımı hatırlatıyor.Şimdi dersiniz bunun neresi kötü.Kötü değil ama ben temiz giysilerle çamurlu yoldan geçmem, tozlardan uzak dururum.O kaleye asla sevmediğim duyguları yaklaştırmam, neyse.
Dedim uzak kalalım ama; bilmem neden Sevgili Emilia'nın yazdıkları beni fena devirdi.
1 yıl aradan sonra Ankara'ya farklı bir konumda geldim.Arada beni zorluyor.Sanki akşam olunca Öveçler deki evime gidecek mişim gibi oluyorum ;ancak olmuyor.Açık konuşayım rahatım.Haftada 5 gün Ankara Ulus taki tren garında hareket kontrol çavuşluğu yapıyorum,ayrıca albayın kızına ders veriyorum.Ankara garına gelenler beni bulabilirler.2 hafta sonu gün iznimiz var.Akşamları ise Lojistik Komutanlığında kalıyoruz.Burası kolordu seviyesinde bir yer.Açık konuşalım şanslı bir yerde askerlik geçiriyorum.
Tam 60 gün sonra bir aksaklık olmazsa çıkıyorum.Buraları çok özledim,Emilia,Nileud,Yasemin,..
Dedim ya eski büyüyü dondurup geldim buraya.Emilia 'yı okuyup yaptığımı sorguladım biraz,;bana hak vermesini istiyorum.Bu bizi daha da büyütecek.
Ben hayattayım,sizleri ve Samsun'u sooon derece özledim.60 gün sonra her şey olmamış gibi yine birlikte olacağız.Şükranlarımla,sevgilerimle,tüm benliğimle.İyiki varsınız.