17 Ağustos 2012 Cuma

Kıyıların Tarifsizliği

Burayı epeydir boşluyorum, üstelik boşladığımı bildiğim halde durumu değiştirmek adına fikirler üretmeye çalışsam da sonuç olarak bir ürün ortaya dökülmüyor nedense.Buna hayatımız tek eylemi haline gelen eylemsizlik kadar bu lanet olası yaz mevsiminin üstümüze attığı ölü toprağının da etkisi çok.Bunların sonucu değil yazmak, bir süreliğine olsa dükkanı kapatıp ortadan toz olmak geçiyor insanın içinden.Hani nasıl desem sıcak,nemli bir Ramazan günü öğle saatinde yollarda kimseler olmaz da içinizi bir çöl iklimi ve durgunluk sarhoşluğu esir alır ya.Bilmem doğru tasvir edebildim mi ? Üstelik yakın geçmişte takip ettiğim bloglarda da son derece hareketsizlik seziyorum.Çoğu kişi yeni şeyler yazmıyor.Bunu görünce yazmak eyleminden uzak kalışımıza kılıf buluyoruz nedense böylece.Emilia epeydir arazi oldu, Nini de kendini nadasa bıraktı sanırım.Eski rüzgarları duyumsayamayınca insan gerçekten zayıf düşüyor.Hani yaşı seksenleri geçip bütün sevdiklerini, arkadaşlarını toprağa veren yaşlılarda hayatla aralarındaki bağı yavaştan çözüp ağır bir azalışın içine girerler ya.Sanki böylesi.Gerçi bunları neden bu yaşlarda yazıyorum bu da ayrı bir soru.

Zaman bizi pek kaale almadan geçerken, buralar,yazılar kurak mevsimini yaşarken aklımı taciz eden birtakım düşünceler yelkenlerini şişiriyor biraz biraz.O da şu :Bloguma adını veren hayat ve markaj kavramları.Çıkış noktam da bu iki kavramın sürtüşmesi ve etkileşimi sonucu yazıya dökülen yaşanımlar,izler,kısaca insana ait her şey.Başlangıçını tam bilemediğim bir zamandan başlayıp şimdiye uzanan bir karanlık içinde bu iki kavram arası uzaklık, değil doğrudan hızının karesiyle ters orantılı olarak artıyor.Aralarındaki görece yavaş hızla uzaklaşırlarken yazıya dökülemeyen,yaratılamayan hikaye sayısı devasa artıyor sanki.Bu izlenime İstanbul'da daha da net vardım diyebilirim.( Bu fikrime katılan ve İstanbul'da yaşayanlar, dikkat ).Üzerimizde hayatın gölgesini,kokusunu duyamayınca sanki bazı melekelerimizi de gözümüzün önünde karanlıklara kurban veriyoruz.Yaşamayı bırakıp seyretmeye daldığımız andan sonra mı doğmaya başladı bu küstah akın.Şehirler mi bizi bu kadar yakınlaştırıp bu kadar uzaklara savurdu.Bu cümleleri hayatın çoook yavaş aktığı bir kuzey ilçesinden yazıyorum.Seyretme cephesine hapsoluşum; yaşama cephesinde işlerin,hayatın adının olmadığından mütevellit.Örneğin eskisi gibi okumalar yapsak da nedense bizdeki izi çok kolay silinmekte.Uçan kuştaki güzelliği kaybettik, hastayız der ya Mor ve Ötesi, sonra Uyan ile devam ettirir.Yine bir çembersel yolda gider gibi aynı noktaya geliyorum belki ama kaybettiklerimiz,mezarlarımız yollarımızdan,paylaşımlarımızdan çok yer kaplıyor sanki..Ben, "iskambil oynarken, yanımda birisi durursa pek memnun olurum, o zaman oyunu da iyi oynarım. Yalnız başına olan insan kadar büyük adam yoktur ama insanlarla beraber olan insan hakiki kıymetini ölçer, biçer.” 
böyle diyor büyük usta Sait Faik.Bunları yazarken bulunduğum yerin Araf benzeri yapısının manzarayı iyi gösterdiğini düşünüyorum.Taşrayı ve metropolü yakından gördüm ve bize kalan resim ise beni pek iyi hissettirmiyor.Aslına bakılırsa bu Araf bölgesi, böylesi iki yakadan gelen çığlıklarla kulakları epey zorlamakta.Arkasından da hep bir azalış ve eksi yönlü grafikler geliyor gözüme.Yukarıda da söyledim yaşım itibariyle bunları hissetmek ne kadar gerçek zamanlama kalıntısıdır.Tartışmaya açılır ama minimal anlamda azalışların artık her yeri kapladığı aşikar bence.Biraz değindim ama kent yaşamını ne kadar yersek de ondan uzak kalamayacağım sanırım.Bertolt Brecht 'in yerden yere vurduğu kentleri.Şimdi bilmiyorum bundan bir ay sonra T.C'nin hangi ilinde bulunup yazmak için neler biriktireceğim,zamanı neresinden yakalayacağım hiç bilmiyorum ; ama hele bir havalar buluta alışsın,griliğine boğulsun farklı olarak neler düşecek başımıza.Kapanışı Albert Camus gibi yaptık tama olmadı gerçi beceremedim, dağınık da bırakamadım.Acaba bilnçsiz yazdığım bu son cümleler bu yazının DNA' olmasınlar ? 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Markaj Uygulayan