28 Şubat 2013 Perşembe

Bulutsuzluk Özlemi'nin Tepedeki Çimenlik adlı şarkısı dinlerken her daim aklıma gelen duru ve kalıcı bir duygu kaplar içimi."Hayat hergün yeniden başlar" nakaratını duyduğumda içimde günü noktalarken olacakları bilsem de uyuşturucu ve umarsız biçimde tatlı bir rüzgar eser.Hayatın kuante edilmiş parçaları bir güne eşit bence.Hayatı her gün yeniden başlatan ancak hemen devamında çekilmezliği ve yılgınlığı içinde kaybolan bir ben var ki; sorma gitsin.Uyanmakla başlayan şey insanlarla karşılaşma sonucu azalan bir şekilde en başta yaratılan iklimi bir anda tersine dönüştürmeye müsâit.Gerek okulda öğrencilerle, gerek basit öğretmen arkadaşlarımla konuşulan,paylaşılan ve bitse de gitsem dediğim ortak zamanların ardından kendimi eve attığımda kendimi kıyıya vuran balina benzeri bir halde buluşum bir hayat kesiti artık.Yaptığım meslek zor, eyvallah; ancak insanın birlikte çalıştığı insanların son derece basit ve olmadıkları gibi görünmeyi bu kadar başarılı biçimde sergilemeleri; her yandan akan lümpenlikler, ayrımcılıklar ... Bazen karşılarına geçip ağız dolusu küfürler savurup sonra oradan bir daha dönmemek üzere ayrılmak geçiyor içimden sıkça.Okulda yapılmayacak bir davranış bu, biliyorum ;ancak her anında bu kadar uyumsuzluk ve sorun soluduğum bir yerde bulunmayı da kendime ağır gelen bir elbiseyi zorla taşır gibi buluyorum.Şu tuhaf şehire geldim geleli canım sıkılınca arayacağım bir insan olmaz mı ? Bu dönem adaptasyon süreci tamamlarım derken yine döndük aynı boktan çembere.Tüm bunlara çevremdeki insan bozuntuları da eklenince vâhamet katlanmakta.Bir insan on kişinin oturduğu bir masada hafta sonu kahvaltıya veya akşam yemeğine o masadan sadece beş kişiyi çağırıp, bu çağrısını da bağıra bağıra yaptığı bir şeyi ilk defa burada gördüm.Varlığını bilmem ne yaptıklarım.Cemal Süreya'nın dediği gibi tanrı bunları çocukluk günlerinde yaratmış.Bazen ben mi abartıyorum diye kendime soruyor olsam da; görgüsüzlüğün, riyâkarlığın, olmadığı gibi görünmenin velhâsıl çürümenin böylesi doruğa çıktığı bir yerin bir okul olduğunu; tüm bunları yan yana düşününce kendime ne işin var ki lan burada diye söylenmeden edemiyorum.Bu yazıyı anneme de okutmam lazım.Hemen ne kadar da şanslı olduğumu, atanamayanları vs sayacak. Hepsini geçtim; kendimden uzaklaşıyorum.Ben insanları sevmiyorum.Bunu da babam duysun.Çocukluğumdan beri hep derdi.İnsan beğenmez, asosyal diye.Buyrun peder bey senin meslektaşlarında böyle.Zaten babama kalsa küresel ısınma da benden kaynaklı.Bu ucubelikler içinde hayat resmen bir kelebek ömrünün günlük ciltlerinden oluşan çok da gereği olmayan gövdesiz bir düzlem.İnsanı sevmiyorum her şeyden ötürü.Seçicilik yaptım peder bey, hep yalnızım ve değişmedi bu.Beni 25 yaşında iken de suçla.Ne dersin beni böyle de sevmezsin ama bir de anlasaydın şu boktan ömrümde.

7 Şubat 2013 Perşembe

Şarkılanma

On beş günlük tatilimi pek yararlı geçirdiğimi düşünmüyorum.Çalıştığım yılgın zamanlarda aklımda kurduğum birkaç tasarımın neredeyse çoğunu gerçekleştiremedim.Bunlar içinde yapılacak seyahatlerden,okunacak kitaplara, dinlenecek şarkılara,sohbet edilecek - hiç kalmasa da -özlenen dostlara vb. türünden biriktirdiklerim vardı.Yinede aklımda hiç mi hiç unutmadığım eylemler var.Merak buyrulmasın sahiplerine ulaştıracağım özlemleri buket buket.Bugün Atakum'a ancak gelebildim ve tatilin az da olsa ucundan; istediğime yakın işler yapabilecek kuyruğuna tutunmak derdim.Az önce sahile indim.Hava 15 dereceydi ve dışarıda kimse yoktu desem yeridir.Tabii balık lokantalarından çıkan burjuva arkadaşları saymazsam.Yazdan çalan bir gece sanki.Ne kadar da özlemişim Atakum sahilindeki dalgaların sesiyle o müphem karanlığa bakış atmayı.İnsan birazda buradan uzakta kalınca anlıyor ya güzellikleri.Gel de şimdi kız bakalım uzak kalmaya.Ah diyalektik.Yedin bitirdin bizi.

Bana şu an bu postu yazdıran kuvvete varmak isterim.Daha sonra bununla ilgili bir şeyler karalamak istemekle birlikte; kendi içimde karanlık ve her zaman kullanmadığım ve dış dünyanın da yakınından uzağından kirliliğiyle dahil olmasından sakındığım bazı şeyler var.Buna obsesif bir gözle bakan olabilir.Şöyle ki; çok sevdiğim bir albüm vardır.Ben bu albümü belirli yerde, belirli zamanda ve atmosferde dinlerim.Bu ağı oluşturma sürecim de bu saydığım değişkenlerin ilk kez yan yana gelmesiyle ilgili.Sahilden geldikten sonra elime iki albüm aldım ve bunu neredeyse iki üç aydır kurmaktaydım.Biri büyük hayranı olduğum Bülent Ortaçgil - Sen , diğeri ise sesine/sözlerine bayıldığım Melis Danişmend - Daha Az Renk. Mâziyle hemhâl iki albüm ve şarkılar var elimde.Bu arada herkesin şarkı indirmekle uğraştığı zamanımızda ben gidip albüm alıyorum; ve bunun ne kadar da doğru bir iş olduğunu yineleyerek görmekteyim.Neyse, bu albümleri yaklaşık iki yıl önce almıştım. Melis'i kolejde çalıştığım ve hayatımın güzel hatırladığım son zamanlarında dinlerdim.O  süreçte yaşadıklarımın bir mührüdür Melis'in şarkıları.İkincisi ise; Ortaçgil'in albümünü Samsun'dan Ankara'ya gittiğim süreçte almıştım.Özellikle Ankara'da kahvaltı yaparken deli gibi Ortaçgil dinlerdim.Bana kar,soğuk,kış mevsimi,Ankara ve hâlâ unutmadığım hatırlamaktan onur duyduğum güzel kış zamanları an'ımsatır.

Tüm bunları yan yana getirdiğimde çıkan sonuç ise çalıştığım yerde veya üstte yazdığım şartları bozan durumlarda bu şarkıları dinlemiyor,yanından bile geçmek istemiyorum.Şayet orası ile yan yana gelirlerse kendimce kurduğum o kumdan kalenin yıkılacağını düşünmekteyim.Biliyorum fazla abartmış olabilirim ama o yaşanan güzel zamanların bıraktığı izleri beş para etmez insansı olguların boğmasına izin verecek değilim.Benim de bir mirasım olacaksa bunlar olmalı arkamda.Gerekirse fildişi kuleye çıkartmalı yine de şarkı mühürlü "an" ları adeta mumlayar gibi korumalıyım diye tasavvurlar içinde biriyim.Şimdi daha net görüyorum ki bir tür reankarne haldeyim ve zaman içinde geriye yolculuk yapmaktayım bu eşssiz şarkılarla.Bunların bir kaçış olduğu aşikâr.Biliyorum, zaten yanına yanaşabileceğim pek bir şeyde yok yaşantımda.Beni yeniden eskisi gibi odamda benzer bir biçimde yazı yazdıracak konuma getirdi.Bir süredir ihmal ettiğim şeyleri.hem de. Geriye dönmek ne kadar sağlıklı bilmem; ancak şu birkaç saatte bu şarkılara ne kadar da susamış olduğum ve bunu hakkıyla giderdiğim için kendimi iyi hissedebiliyorum.Melis'e ve Ortaçgil'e  büyük selam olsun.



4 Şubat 2013 Pazartesi

Tatili tam da yarılamışken, üstelik Rize'nin üzerime yüklediği pası bir nebze olsun sindirdiğime göre diyalektik bir zemin üzerinde birtakım değerlendirmeler yapabiliriz artık.Gerçi bunu yapacağımı söyleyip biraz geç kalmış olsam da; çözemediğim bazı problemler yüzünden dibe ulaşma çabasındayım.O sıçrama yaratacak zemine temas ettiğimde yine eskisi gibi sesler vermeye çalışacağım.Bazen eskisi gibi olmayacak şeklinde iç seslerle de boğuşuyor olsam da; lafı uzatmayalım, zira bu sıralar kaçak yapan boru gibi fena sızdırıyorum.Söylediklerimden dallanan öyle noktalara varılıyor ki sorma gitsin.

İlk izlenimsel birkaç duygudan bahsetmek isterim.Aslında hissizlikten farkına varılamayan duygulardan.Benim hayatımda her şey ve her yeni başlangıç üst perdeden ve gayet olumlu başlar.Zamanla ivmelenerek sönmeye ve beni kendi yokluk girdabında boğma aşamasına ulaşır.Neden bilmem bir süredir bu akış belli bozulma içinde.Şu an eminim ki binlerce kişi var yerimde olmak isteyen.Atama beklerken,gelecek kaygısından hayattan yılan insanlar var.Ben ise o dikenli telleri aşan,hak eden bir uğraş ile bir yere vardım.Gel gör ki hayat akışıma yeni bir kombinasyon yaratacak süreci neden bilmem o kadar basit yaşadım ki.Sebebi nedir bilmiyorum.Bunca zaman uğraştığım,varmak için türlü çilelerden geçtiğim yolun sonunda bir rahatlama olacak iken çorak bir araziye düşmüş gibiydim.Ara sıra içimde bir şeylerin benden habersiz intihar ettiğine inanasım geliyor.Hayatla bağını inceltmiş yaşlılar gibiyim sanki.Hemde yirmi beş yaşında olmama rağmen.Ne zamandır farklı heyecanlar yaratarak bir nebze olsun içimde bir esinti oluşturma gayretim saman alevi gibi sönüveriyor hemen.Kökende karamsar ve gri birisi olsam da her yol buraya dökülecek olsa da - bunu biliyorum elbet - yinede farklı tonları görebilme isteğim yaşamıyor benim.Bu hayatla,düzenle,kendimle alıp veremediğim sayısız olgu var.

Okula başladığımda ne yalan söyleyeyim kendimi pek öğretmen gibi görmüyordum.Belki de mesleki düşüncede bazı taşlar eksiktir.İlk zamanlarda ürkmedim değil.Neler yapılacağı pek belli olmayan bir meslek.Hele ki ders anlatmak.Zamanla bakınca o konu da yoluna giriyor sanki.Başlardaki acemiliği kısmen de olsa azaltıyoruz.Gerçi ortaokul seviyesine Fen Bilgisi dersi biraz ağır geliyor ve bazen öğrencilere değil de boşluğa ders anlatıyor gibi hissettiğim de olmuyor değil.Aslına bakınca geçen günlerin bende bıraktığı izlerden en büyüğü de kendimle olan yüzleşme ve hesaplaşmalardı. Hani Bukowski diyor ya neden çocuğun yok sorusuna; babama benzemekten korktuğum için çocuğum olmamalı.Bende bir ölçüde buna benzer çelişki fayları üzerinde sallandım durdum.Öyle ki artık muktedir denilen konuma çıkıyorsun.Eskiden öğretmenlerime baktığım açıyı yeni öğrencilere bırakıp; bam başka bir noktaya geçiliyor.Bazen fena vuruyor beni.Öğrenciyken yaptığım davranışları şimdi bir öğrenci yapsa bozuluyorum niyeyse.Saçma olduğu aşikar ama böyle oluyor.Hele de kaldırma kuvvetini anlamayan sekizler ve kütle-ağırlık ilişkisini anlamayan altılara şaşkın gözlerle baktığım gibi.Yinede insanın kendisini biraz olsun yenilemeye ve ayna tutmaya yarayan bir meslek olduğunu söyleyebilirim öğretmenliğin.Özellikle benim sınıf öğretmenliğini yaptığım 6/A sınıfında bulunan kız öğrencileri görünce beni oraya bağlayan bir şeyler buluyorum.Benim sınıfımda 9 kız öğrenci var fakat hepsi çok başarılı,hanımefendi kısaca pırlanta gibiler.Zaten diğer öğretmenlerde benzer şeyleri söylüyorlar onlar için.Hatta altıya gitmelerine rağmen bir çok sekiz öğrencisinden kişilik olarak daha olgunlar.Benim sınıfım için övgüler gelince ben bile bazen kimin sınıfı ne olsa diye komik övünmeler yapmaktayım.Bunlar işin olumlu ancak nadir yönleri.Olumsuzlukları da çok fazla takdir edilir ki.Bir süre söz verdim kendime olumsuzluk düşünmeyeceğim diye.Sırf bu yüzden Pessoa'nın kitabını almadım.Bir tekme de kendim vuracağım yoksa kendime.

küçük İskender bir denemesinde yazmıştı."Sana tuz yalatsam sabaha kadar suyu düşünürsün" diye.Bende şu an Samsun'dayım ve başka bir şehirde olan bitenin otopsisini yapmaya çabalıyorum bu mantık dizgesiyle elimden geldiğince.Başarılı olmadığımı da söylemem gerek bir çok konuda olduğu gibi.Buna ek olarak da zihnimi bir türlü toparlayamıyorum. Samsun'a gelince özellikle dedemin yokluğunu daha fazla hissetmekteyim.Hele de dedemin dükkanına gidince.Orasının böyle boş ve öksüz kalması .Bana akşamları eve yeniden gelecekmiş gibi geliyor hâlâ.Olan biteni unutmak için farklı şeylere tutunmaya çalışsam da aldığım mesafe yok denecek kadar az.Kendimi bildim bile dedem hep vardı,şimdi ise olan biteni anlamlandırmaktan çok uzağım.Bununla bazı yeteneklerimi,düşünme/anlama biçimlerimin erozyona uğradığı fikrine kapılıyorum çokça.Şuna eminim ki eskiden olsa gerek kendi içimde gerek burada daha iyi şeyler yazardım gibime geliyor.Yaşlanıyorum, bunlar olağan diyemem; zira 25 yaşındayım. Anneannemim taşı sıksan suyunu alırsın dediği saatteyim ve değil taşı kendimi taşıyacak gücü çoğunlukla arar durur oldum.Bu boktan döngünün ne zaman sona ereceğini bir bilirsem belki bir şeyleri yerinden oynatıp bu pis duruma bir son veririm.Bu elbetteki dileğim ; şunu da unutmamalı anlık konumlarda eskisi gibi olabilmek zor olacak sanki.Üniversite ve sonrası kafa ile iş sahibi olan arasında derin bir uçurum var.Hepsine rağmen fazla gücüm olmasa da biraz kafa tutmak gerekiyor sanki.En azından yakışmayanla yakıştırma yapmak olmuyor.

Ek parça: Samsun'da olanları yazacağımı söylemiştim tatile girmeden.Burayı ihmal ettiğim için suçluluk duyuyorum derinden.İstiyorum; ama bir türlü toparlayamıyorum zihnimi yukarıda belirttiklerimle.Bazı saçmalamalarımla birlikte oldu yazılanlar. Evde geçen fotokopi şeklindeki bunaltıcı günlerden sonra gece aklıma düştü ve öğle saatlerinde evi sakin olan anneanneme geldim bu yazıyı yazmak için.Elimden gelen de bu oldu.En azından bir tutam da hayat var dedirtebilmek için. (  Bir dost için )