29 Kasım 2011 Salı

Çıkmaz Sokak

Hani vardır ya hayatta, kendinizi iki kalın değirmen taşının arasında sıkışmış buğday tanesi gibi hissedersiniz.İkisi de üzerine gelirken yapacak fazla bir manevra alanı kalmaz.Belki de o buğday tanesinin başına gelecek olan ilişkiler kutbunun bir ucunda un ufak olup gitmek, diğer ucunda ise yaralanmadan sıyırmaktır kendini; veya bunların arasında bir form, bilmiyorum.Rota çizerken belli köşeleri çok iyi tanımlayıp, alınacak yolu bunun üzerinden yaratmak gereklidir.Şayet böyle olmazsa ne verilecek kararlar akıl süzgecinden geçip doğru bir noktaya evrilir ne de yönsüzlüğün verdiği fikir felci ile ne olduğu tam olarak belli olmayan belki melez belki de hiç bilinmeyen bir durumsuzluk hali gösteriverir kendini.Bu durumun üstelik düşünce üretirken ilerliyor görünmesine karşın yerinde saymaktan başka getiri getirir yanı yoktur hani.Hızla giden bir trende sabit duran birisine, yolun kenarından bakan bir gözlemci, o sabit duran kişiyi hareket eder gibi görür ya, işte öyle.

Bir de bu tür durumlarda zihin üstüne abanan fikir yoğunluğunun yarattığı kasvetli bir hava vardır.Bu türden anlarda, normal zamanlarda çok sevilen şeyleri yaparak bu kasvet dağılır mı, yoksa o çok sevilen şeyler bu kasvetin içinde bulanarak bir daha geri gelemeyecek şekilde o kasvetin kurbanı mı olur yitikleşirler ? Henüz bunlarda kendini öne çıkaracak yanıt kırıntılarını yemediler.Çok soru cümlesi var, evet.Acaba Nietzche'nin de kafası bu kadar karmaşık mıydı ?

25 Kasım 2011 Cuma

Kış Güzellemesi

Yazıya, şöyle denizden esen insanın içini X ışınları gibi titreten bir rüzgarla başlamak isterim.Biraz abartılı bir giriş olmuş olsa da ne zamandır kış hakkında bir yazı yazmak niyetindeydim.Uzun zamandır aklımda olmasına karşın epeyce geliştirdiğim "tören" takıntım ve yaşananlar bunu biraz zamana öteledi.Özellikle de yağmur yağarken ve yağmur damlaları odamın penceresini döverken yazmak istemiştim ama yine de dekoru tam olarak hayata geçirememiş bulunuyorum.Dün aşırı derecede yağan yağmurdan bugün için bir belirti yok.Sorun değil.Canı sağolsun.

Öncelikle bir dayatmadan çok kendimdeki yankılarla buradayım.Mevzumuz kış ise benim susmam yakışık almaz.Artık benim hüküm sürdüğüm iklimdeyiz.Yaz olunca bayrağı devrederim size, o ayrı.Bir çok insanla ayrı düştüğümüz bir konudur kış mevsimi.Ben her daim bu mevsimi çok sevdiğimi, ayrı bir derinlik ve asalet barındırdığını; üstelik insan doğasına en uygun iklime sahip olduğundan dem vururum.Çevremdeki büyük kitle ise bunun pek ütopik ve can sıkıcı-bunaltıcı olduğu anti teziyle yerlerini alırlar.Bazen ekim ayında doğduğuma bazen de kışın yaşadıklarımın yarattığı koşullanmalarla kış mevsimine özel anlamlar yüklemekteyim.İçimdeki Anglo Sakson kış mevsiminde daha bir huzurludur hep.Laf aramızda Britanya'da yaşamak gibi bir uzak hedefim var.Neden bilmem, buğulanan camlar,içilen sıcak içecekler,soğuk havada yapılan sıcak sohbetler,çay bardağına ısınmak için sıkıca sarılmak,yağmurun camda bıraktığı yankı,yağan karın çatıları aynı renkteki bir elbiseyle giydirmesi... Beni bunlar nedendir bilmem hep cezbedici olmuştur.Bunları özellikle de Ankara'da yaşamak ayrı bir bilincin ürünüdür.Hakkını teslim edelim soğuğu insanı çatırdatarak moleküllerine ayırır ;ancak bir mevsimi içselleştirmek ve tüm benliğiyle solumak için Ankara'nın adını anmadan geçmek olmaz.Yılmaz Erdoğan, bir şiirinde kış mevsiminin en yakıştığı şehir olarak Ankara'yı işaret eder.Tam olarak katılıyorum.Şu anda Samsun'da aynı kokuyu alamasam da.Bugün sanırım en soğuk gündü.Evin denize yakın olmasının da bunda payı var elbet.Zor anlar yaşatabiliyor bu soğuk hava akını.

Bu konuyu en son Vildan ile tartışmıştık.Kendisi kış mevsiminin insan için pek uygun olmadığından bahsetmişti ve kişisel olarak sıcak bir yerde yaşama güdüsünün ağır bastığını anlattı epeyce.Bende kış konusunda mevzimi belli edince ve O, şimdilik Ankara'da olunca konuşmak için yeterli argümana sahiptim.Konuşmanın sonunda ise yaza olan tutkusunu anlattı ve ben artık söyleyecek şey bulamadım.Bu konuyu konuşma gündemine alan da fikirlerimiz arasındaki çelişkilerdi zaten.Ey diyalektik, sen nelere kadirsin.Keşke ona şubat ayında Sakarya Caddesinde balık yediğimiz akşamı anlatsaydım.Neyse.Tüm bunları söylerken, kış mevsimine küfür edip yaz gelse de kurtulsak diyenleri anlayacak kadar da empati sahibiyim.Yinede ben yazın bunalıma giren, terlemekten,güneşlenmekten hoşlanmayan biri olarak yaz konusundaki fikirlere de son derece saygılıyım.

Belki de bu yazıyı buraya kadar okuyanlar biraz kızgınlık duyumsayabilir.Yine de belirtmeyi bir borç bilirim.Kış insanın kendisiyle yüzleştiği,içindeki boşluğun duvarlarına dokunabildiği,melankolik gibi olsa da asla yalan söylemeyen yanını gösterir.Elbet, soğuk,üşümek,titremek bunlar kötü imkanlar dahilinde insan için pek öyle haz verici dinamikler değil.Hele ki Van'da çadır da kalan depremzedeleri düşününce; al sana, kış mevsimi çileden başka şey değil denilebilir; ki  bunu anlarım.Sevgili Okan Bayülgen'in geçenlerde dediği gibi biz kar veya yağmur yağarken bunların romantik,edebi tarafı kadar çadırda kalan insanların yaşadıklarını da aklımızdan geçireceğiz.Belki rahat olsak da bu hafta Çarşı'nın yaptığı gibi o soğukta Van'da yaşayanların acısına ortak olmak için soğuğu duyumsamalı.Yinede bana bir kulak asın, kış mevsiminin tılsımını duyumsamaya çalışın.Herkese sıcak odalardan ,yağmurun ve karın doğada yarattığı perspektifi görmek dileklerimle.

22 Kasım 2011 Salı

Hadi Beni Güldür Biraz (*)


Son birkaç gündür pek kayda değer şeyler yazamadım.Aslına bakılırsa yazacak çok fazla yazı malzemesi olmasıyla münhasır; bende ise yazmak/okumak/düşünmek bağlamında tam bir bezginlik,yorgunluk ve boş vermişlik hali ruhiyetesi baş göstermiş bulunmakta.Bunun neden olduğu ağır dinamiklerin yarattığı ruhsal yalıtılmışlık,çözüm yeteneğimin günden güne zımparalanıyor hissi vermesi totalde yaşadığım bunalım ataklarının temel dinamosu kanımca.Az önce twitter'da sevgili Feridun Düzağaç'ın yazdığı twitleri okudum.Kendisi anlatmaya gerek yok zaten.İlgimi çeken nokta ise; gündeme ilişkin kullandığı jargon; mizah,zeka,edebiyat ve birikim temelli olduğunu ortaya çıkarmakta rahatlıkla.Benimde bir zamanlar çok kullandığım argümanlarla son derece benzerlikleri vardı; ki yazı kabiliyetimin takdir edildiği dost sohbetlerinde almıştım onurlandırıcı sözleri.Bir süredir bu alandan uzaklaştığımı/uzaklaştırıldığımı düşündüğümden üstelik çare üretememenin getirdiği boşluk beni son derece mutsuzlandırmakta.Zira FD'nin yazdıklarını okurken kendisinin konumunu,yaşamını göz önüne alarak bu tür çıkarımlar üretmekteyim.Bunların arkasından da bu yaşadığım 'sefil' dönemim geçici, daha sonraki süreçlerde gülümsemeyle yad edilecek,bir sohbet anında referans olarak 'bende buna benzer dönemlerden geçmiştim' türünden cümle içinde kullanılabilecek anlar toplulukları olarak yaşamımda yer edineceğini düşünüyorum.Sabır konusunda pek başarılı olamadığımı da buradan açık etmiş bulunayım bir zahmet.

Ogün Sanlısoy'un 'Hadi Beni Güldür Biraz' adlı şarkısını üniversitenin son sınıfında uzunca bir süre her sabah uyandığımda ilk iş olarak dinlerdim.Sanırım 2009 yılından gelen bir derviş bizim mahallenin etrafında dolaşıyor.O günleri hatırlatmak mahiyetiyle.Benzer tür karamsarlıkların o günlerde de aktif olarak gündeme yerleştiğini de dikkate alacak olursak resmin önemli bir kısmını betimlediğimi düşünmekteyim.Neyse kafa ütüledim gibilerinden triplere girmeden burayı terk edeyim şimdilik.

Son not: Yazının başında yazacak dermanımın olmadığını, zihnimin yorgun olduğundan dem vurmuştum.Şarkının getirdiği girizgah ile bir şeyler karalamış olduğumdan en baştaki halim ile çelişkili davranışlar gösteriyor olmamı da kendime tebessüm etmek amaçlı kullanmak taraftarı olduğumu da belirtmeden geçersem hatırı kalır addediyorum.

19 Kasım 2011 Cumartesi

Röntgen

İnsanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şeyleri yoktur.Karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar.Herkesin derdi kendine, dünyanın ki hepimize.İnsanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar, sevişirken onu diğerinin sırtına yıkarak; ama çözemezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar.Bir daha denerler, bir kez daha acılarını kovalamaya çalışırlar karşısındakinin benliğine yaslanarak.

17 Kasım 2011 Perşembe

Değişmeyen

Birkaç gün önce üniversite'den arkadaşlarımla buluştum.Son derece kopuk bir ilişkimiz ve ayrı yaşantılarımız olduğu için pek fazla görüşmeyiz.Birçoğu Samsun dışında ve Samsun'da olanlar da değişik kafalar yaşamakta olduğundan arkadaşlığımızın en baskın niteleme sıfatı üniversiteden vücut bulmakta.Aslına bakınca bu buluşmanın özünde Van Erciş'te öğretmenlik yapan Şule'nin depremin ardından kendini toparlaması için buraya gelmesi oldu.Bana da bu amaçla haber verildi ve sadece 5 kişi olarak sahilde bir mekanda oturup çene çaldık eski-yeni diyalektiğinde.

Ben, mekana en son giden olduğumdan ötürü deprem ile ilgili pek fazla detay elde edemedim.İçimden de o konuyu açmak pek gelmedi açıkçası.Sonuçta Şule'nin yüz ifadelerinden deprem odaklı korku tepkilerini inceden de olsa fark ettim.Her şey bir kenara hayatta kalmasıyla ve Erciş'te tüm olan biten onu epeyce zorlamış.Aklıma o an gelen ise Şule ile hiçbir şey olmamışcasına sohbet etmek, şayet konu depreme gelse bile meselenin çevresinde gezinen yüzeysel konuşmalarda bulunmanın daha sağlıklı olacağı kanısındaydım.En sonunda doğru yaptığımı da fark ettim.Söz konusu ölümün çarpacak insan aradığı topraklarda bu sulu şakadan yara almadan kurtulup kendini yenilemeye çalışan biri için duyarlı olmak bence bir insanlık ödevidir.

Bu buluşmada dikkatimi çeken bir diğer olayda arkadaşlarımın hayatlarında olan değişimlerdi.İçlerinde sanırım münzevi ve işsiz,avare olan bir tek bendim.Nurhan - tüm karşı gelmelerime rağmen - polis oldu.Şimdi memnun olmasa da işinden iyi para kazanıyormuş.Mustafa, Mardin-Kızıltepe'de asker öğretmenlik yapıyormuş.Bir ay askerlik, 11 ay öğretmen olarak bu meseleyi de sorunsuzca başından def edecek gibi görünüyor.Ne diyelim karlı iş.Esra da yüksek lisans yaparak hayatına derinlik katacağına inanıyormuş.En azından bir referans noktasına göre belli açılarla belli bir konuma ulaşmışlar.Elbette ki hepsi tam olarak istediği noktada olmasa da ülke sathı açısından maddesel bazda rahat edecekler gibi görünüyor.

İnsanlar para kazandıkça ilişkilerdeki akımda farklı bir hal almakta.Hesabı en fazla maaş alanın üstlenmek istemesi gibi mikro cenklerde yaşanıyor hani.Benim gibi annesinden/babasından harçlık alan biri olduğumdan beni hesaba uzak tuttular.Ne desem ,içimde kopanları anlatsam ne fayda.Marx: 'İnsanların sınıfsal ilişkileri yaşam biçimlerini de doğrudan somut bir halde etkiler' der.Bunun ne kadar doğru olduğunu bir kez daha gördüm.Şu an arkalarından konuşup dedikodu yapar gibi olmak istemediğimi baştan belirteyim.Gözlerin ışığında yaşamsal çözümlemeler yapmak niyetim.Örneğin Mustafa'nın giydiği ceket dikkatimi çekti ilkin.Okuldayken gösterişsiz gibi giyinen Mustafa'nın üzerinde neredeyse dedektiflerin giydiği türden ve renkte bir pardösü vardı üzerinde.Estetik açıdan baktım ve onun tarzına fazla avangart buldum.Pahalı olduğu her halinden belliydi ama sahibiyle görüntü açısından tam bir tezatlık abidesi oluşturmaktaydı.Mustafa'nın telefonu da gayet pahalıydı.Ben cep telefonlarından pek hazzetmem.Üstelik fiyatı 1400 lira olanlardan tiksinebilirim.Böyle insanın tüm elini kaplayan estetikten yoktun postmodern araçlar.Kendisi ilk iş olarak telefonunu yenilemiş sanırım.Ne de olsa çalıştığı yerde öğretmen maaşına sahip olmak parayı istiflemek için ideal kültür ortamını yaratıyor kendinden.Benzer haller diğer öğretmen arkadaşım içinde geçerli.Zaten burada yaptığım onların kısmanmaktan çok onların üzerinden kendi konumum özelinde tanımlamalar yapmak.Zira içlerinde toplumsal normlar açısından en geride kalan bendim.Kendimi örselerim, yaralarım,ters yüz ederim.Acı çekerim,gülmeye çalışırım.Kafaya fazla takarım kendimi.Çözümler düşürürüm hayatıma.Bir bir ölmelerine tanık olurum onların.Belki de onlar bunları yapmadılar.Belki de ondan bu haldeler.Belki de tanrı onlara kıyak geçiyordur.Belki de tanrı da zar tutuyor.Bana ne.Benimde hayatım bu işte.Olan biten de bunlar.

***Arkadaşlarımın kulakları turbülansa girmiş uçaktaki yolcular kadar uğuldayabilir bu sıralar.Onları incitmek istemem.Sadece bende kalan izler bunlar.Sürç i lisan ettiysek affola .Birde gündüz yazı yazmam genelde; ancak Pink Floyd'u neden geceleri dinlediğimi de görmeme yardımcı oldu bu yazı. (smile)

16 Kasım 2011 Çarşamba

Hayal Et

Cennetin olmadığını hayal et...
Cehennemde yok...
Ülkesiz bir dünya hayal et...
Öldürecek,uğruna ölecek bir şey olmadığını...
Hayal et,
İnsanların kardeşçe dünyayı paylaştığını...
Hayalperest olduğumu söyleyebilirsin
Tek ben değilim böyle düşünen
Umarım sende katılırsın bize
Yaşanır kılarız dünyayı birlikte.

İmagine - John Lennon

11 Kasım 2011 Cuma

Nymphetamine


Bir zamanlar metal müzikle yoğun bir ilişkimiz vardı ve hayata bakışımızı fazlasıyla etkilerdi bu tınılar.Zamanla eski günlerdeki olamamaya başladık.Günler aktıkça değişim denen olgu ile bizde değiştik.Saçlar kısaldı, fikirler daha bir rafine hale geldi, müzik biraz da olsa melodik formatlara evrildi.Önceki günlerdeki gibi olmasa da arada bir retrospektif bir halde yeri ayrı  olan sağlam şarkılara bir kulak kabartırım.Cradle of Filth grubunu pek sevmesem de bu şarkının üniversite başlarında bende açtığı derin izler hep saklı kalmıştır bunca zaman bozulmadan.Zira o dönemdeki hayatımda yer eden merkez bir karakter vardı ve o her zaman- tüm garip yaşanımlara karşın - buradaki Nymphetamine ( Su Perisi ) imgesini kendine bir elbise gibi giyerdi.Şarkı aklıma takılınca yaşantıları da peşi sıra yanında sürüklemeye başlıyor.Üstelik o zamanların atmosferi de şu an pencerenin dışından bu yazıya su taşıyor.Yağmurdan ağırlaşmış ağaçların, gökyüzünün loş karanlığında takındığı düşük dozlu da olsa gothic tavır bizi buraya taşımış oldu.Devlet arşivi gibi bir hafızası olan benim gibi birisi için en küçük bir belirti bir anda 6 yıl öncesinden bir kareyi bir şarkıyla paketleyip ayaklarımın dibine kolaylıkla bırakabiliyor.

10 Kasım 2011 Perşembe

Çentik

Benliğimi kaç parçaya bölmem gerek ? Bunca zamanın ardından kör,sağır bir halde kalmak artık acı veremeyecek kadar laçkalaşmıştır benim için.Bir hiç olmak bu kadar mı bir çare olabilir?.Bu hayat bana gelirken sormadı,şimdi de olacakların ateşiyle beni yakmaya kalkışacak kadar küstah.Geriye dönüp bakmak bile anlamsızlaşacak düzeye geliyorsa eğer, yaşadığımız anın ne önemi var olabilir.Üstelik şimdiki zaman bizi dilim dilim keserken.Geleceğin adını ağzıma bile almıyorum o kadar yakıcı zira.

Kafka'nın Milena'ya mektupları gelir aklıma.Ben hep yazdım onları, sonra da yaktım.Kalan küllerden bile kurtulamayacak kadar zavallı oluşuma aldırmıyorum bile.Yazarsam çıldırmaktan kurtulurum sanıyorum.Artık yazdıklarımı tanıyamıyorum.En acısı da beni bitiren bileşenleri tek tek, karşımda büyüleyici bir halde beynime saplamak.Bir ateşin en uzağında kalıp sanki ortasındaymış gibi kavrulabilmek nedir ki !

Üstelik çalan şarkılarda biraz nazire yapacak kadar işbirlikçi,tesadüf diyelim mi ?.Büyük usta Turgut Uyar'ın dediği gibi:

Size mutsuzluktan bahsetmek istiyorum
dikey ve yatay mutsuzluktan
mükemmel yalnızlığından insansoyunun
Sevgim acıyor
Biz giz dolu bir şey yaşadık
onlarda orada yaşadılar
bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sayarak

4 Kasım 2011 Cuma

Hayatımı Hayatıma Gömdüm

Bugün kuzenimle birlikte Behzat Ç.'nin sinema filmine gittik.Birkaç gün önce anlaşmıştık gitmeye.Benim içinde iyi bir değişiklik oldu ki hem Ankara'yı sahneler içinde görmüş oldum - bu arada geçen hafta Ankara'da idim - hem de güzel vakit geçirdik.Ben işsiz bir öğretmen, kuzenim işsiz bir doktor öyle takıldık işte.En azından bu konum ile dalga geçebilecek kadar içimiz rahat.Kendisi TUS, bendeniz ise KPSS konusunda Ankara'da iyi sınavlar vermiş olmamıza rağmen sistemin arkadan bıçakladığı iki yağız savaşçı olarak bundan çokça bahis açtık.Neyse biletleri alıp filme girdikten sonra daha film başlamadan bir reklam sağanağı yağdı neredeyse.On beş dakika kadar saçma salak, üstüne tekrarlayan aralıklarla reklam seyrettik.O reklamı koyanlar bilsin ki iki de bir gözümüze sokulan ürünlerinizi inadına almayacağım.Aklınız sıra PR yapıyorsunuz da Halkla İlişkiler böyle yürümez aslanlar.Haberiniz ola.Ben bir ara reklam bombardımanından o derece bezdim ki sol tarafımda oturan 6 kişi olmasa makiniste atar yapacaktım.Zira biz köşeye yakın olduğumuzdan tek çıkış sol yandı.Bir yandan bunu düşünüp eyleme geçemezken diğer yandan da oturup reklamları seyretmek zorunda kalışım beni o anda biraz yıprattı.Özünde çok sakin ve soğukkanlı biri olarak resmen aptal yerine konuluyor olmak can sıkıcı olan.Kapitalizmin ciğerini bilen,okuyan biri olmasam çok sorun etmeyeceğim.Bu sistem denen meret insanı o kadar garip bir tanıma sokuyor ki sorma gitsin.İnsan odağından şirket odağına geçiş yok mu.Burası uzun hadise, geçelim şimdilik.

Filme geliş anım ile çıkış anım neredeyse çakışık doğrular gibi bir haldeydi.Beklentimin çoğunluğu karşılanmış halde diyebilirim.Ankara'da iken diziyi hayranlıkla seyreden, uyarlandığı romanı okuyan ve polisiye  alt yapıyı bilen biri olarak son derece sağlam bir yapım olduğunu rahatlıkla belirtmeliyim.Projede olan herkese şükranlarımı sunmayı borç addederim.Aslında filmi Ankara'da seyretmek isterdim; ancak bu olmadı.Zira Ankara'da oturduğum zamanlarda diziyi, Pilli Bebek 'in şarkılarını,pencereden baktığımda gördüğüm sisli Ankara siluetini ve diğer yaşam parçalarını bir araya getirdiğimde beni başka bir dünyada ve zamanda yaşattığı hissini tadabilmek bile bir ayrıcalıktı.Mübalağa ediyor gibi görünsem de bendeki yansıma budur en sahici halimde.Bir şehri ancak böyle somutlaştırabilirim zihnimin kanallarından buraya.

Kuzenim Bekir'in de film ile ilgili olumlu dönütler dile getirmesiyle keyfim biraz daha arttı.Kendisi Tıp Eğitimini Ankara'da aldığı için bazı mekanları görünce bir üst paragraftakine benzer duygu akışı yaşadığını hissettim.Filmde epeyce güldük, düşündük,parçaları bir araya getirmeye çalıştık.Bu esnada bir zamandır kendimde ve bir arkadaşımda somutlanan bir durum tekrar hortladı.Bu yeniden ortaya çıkma durumunu bir arkadaşım dile getirmişti.Benim çook fazla ince düşünme eğilimim.Bunu Erciş'de ki depremden sonra hasarsız kurtulan bir arkadaşımla buluştuğumuzda ifade etmişti.Ben depremzede arkadaşıma elimden geldiğince hiç deprem olmamış gibi sorunun etrafında gezinen sohbetlerle onu tekrar malum panik anlarına götürmek istemedim.Ne de olsa Davranışçı Psikolji konusunda az mürekkep yalamadık Elbette ben farkındayım her şeyin; ancak bir başka dilce ifade edilişi yazmaya değer.Bunu ayrıca irdeleyeceğim.

Filmde - tüyo vermeden gideyim- Ankara'daki parklar fazlaca kullanılmış.Kuzenim parkların hepsini tanıyordu.Bunu bana da söyledi.O, her parkın adını bilirken sıra Kurtuluş Parkına gelince ben tam adını söyleyecekken bir anda durdum.Zira kuzenim Kurtuluş'ta otururken o parktan gece okul çıkışı sırasında tinercilerle arasında sıkıntı yaratacak durumlar olmuştu.Aradan 8-9 yıl geçse bile - ki kuzenim unutmuştur- benim birden aklıma geldi.Bilmiyorum bunların ne değeri var; ama yinede dile getirme gereği duydum.Sertab Erener'in "İncelikler Yüzünden" adlı şarkısı gibi hayat beni mi yıpratıyor türünden sorular yakın geçmişte gözle görülür şiddetle artmaya başladı.Velhasıl can sıkmadan bağlamak gerekirse filme gidin,Behzat Ç.'yi sevin,Ankara'yı hor görmeyin - İstanbullular sözüm size- incelikler yüzünden de fazla yıpranmayın.Eyvallah.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Her Şey Normal


Anormalliklerin normalleşmesiyle içinden çıkılamaz absürd yaşamlar içinde boğulmaktayız.Bakalım ne kadar böyle sürecek.Bir de  Melis iyi ki var.Onun sesi bir tür meditasyon sanki.Sevgiler.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Depremler Oluyor Beynimde

Öyle garip ülkede yaşıyoruz ki ; insan denen varlığın yaşam değerinin bu kadar ayaklar altına alınıyor oluşu can sıkmaktan öteye geçip,tarihsel sorgulamalar yapmamıza neden olmakta.Öyle ucuz bir ülke ki burası: Asker ölmezse Kürt Sorunu gündeme gelmez,trafik kazası olmadan üst geçit yapılmaz,madenci mahsur kalmadan önlem alınmaz,deprem olup insanlar enkaz altına düşmedikçe ne fay hatları hatırlanır ne depreme dayanıklı binaların konumuyla afet eylem planları tartışmaya açılır.Nerede bir felaket olacak;ancak o zaman insanın da bir hayatı olduğu akla gelecek.Üstelik olaylara verilen reaksiyonlara bir bakınca rasyonel bir eylem pratiğinden ne kadar da yoksun olduğumuz gün yüzüne çıkıyor.Halkın büyük çoğunluğu hisleriyle aklı arasındaki teraziyi mütemadiyen hisleri yönüne kaydırmakta.Panik anı,duyguların extrem noktaları arasındaki dalgalanmalar yapması gerekli birçok şeye ket vuruyor.Gelişmiş ülkelerdeki planlama/uygulama mekanizmasının,önlem alma odaklı sistemlerin hiç mi akla gelmeyişinin  nedenleri üzerinde düşünülmez.Ben bu seyrin halkın kader,olacak,vade gibi tanımlamaları sonucu oluşan ihmalleriyle,dünya ölçeği arasındaki uçurumlarına bağlıyorum.Zira yapı farkı olan alanlar arasındaki boşluk insanları bu türden davranmaya itiyor.Elmalar üzerinden armut tanımlamak gibi ..

Ölüm denen fenomen,insanı hayata bağlar.Her ne kadar kayıp gibi ise de aksi yönünde hayatta kalma açısından derin deneyimler barındırır.Buna biraz da hayatın diyalektiği diyebiliriz.İnsan hayatının ölüm karşısında bu kadar eli kolu bağlanmış oluşuna atfedilen anlam ancak doğu ülkelerinde oluyor.Doğu'nun batısında mıyız / batının doğusunda mıyız ? Odaklanacak temel sorun bu olsa gerek.Zira her eylemde bu çelişkinin yarattığı felç bu ülkede son derece derinlere kök salmış halde.

23 Ekim 2011 Pazar

Cabbar'ın Hayata Dönüşü

Bizim evde bir hamster var.Daha doğrusu gonzales.Hamster daha büyük oluyormuş bunlar daha minik.Adı Cabbar.Gayet sevimli bir şey.Uzunca bir süredir günlerini/gecelerini kafesinde uyuyarak geçirmekteydi.Talaşlardan yaptığı yuvasında bütün gün uyuyarak,esneyerek vakit geçiriyordu.Hatta o uyurken kafese tıklattığımda gözlerini bile açmakta epey zorlanıyordu.Birkaç gündür onu havuç,marul,fındık,fıstık,çekirdek ve meyve ile besliyorum.Neden bilmem kafesin içinde uyumaktan başka bir şey yapmayan Cabbar; iki gündür az uyuyor,çarkında deli gibi dönüyor,kafesin tellerine tırmanıyor.Yerinde durmuyor neredeyse.Hatta gece saat 3' de kalktım onun çarkta dönmesiyle oluşan sese.Kısaca bizim ki epey toparladı,eski günlerine dönmeye  başladı.Yedikleri yaradı galiba.

Acaba bende mi beslensem bu yemek mönüsüyle.Zira benimde hayatım onun ki kadar sıkıcı ve bezginleştirici.Hayata bağ kurduracak,beni yeniden heyecanlandıracak şeylerden neden bu kadar uzaktayım çözemediğim bir soru ama artık bir direniş başlatmanın zamanı geldi de geçiyor hani.Bir Ankara yapmalı.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Gündeme Özel

Dünyayı yağlamak lazım, paslandı düzgün dönmüyor.Aya gidip bakmak lazım, buradan bir şey görünmüyor.

16 Ekim 2011 Pazar

Retro 2


Ben bazı şarkılara bir tarih yüklerim.Bazen de düşünürüm.Bu kadar yükü taşırlar mı diye.Sanırım taşıyorlar.Bu şarkıyı duyunca aklıma üniversite 3. sınıf, durmadan yağan yağmurlar, uzun saçlarım, yeni evimiz,arkadaşlarım, o zamanlar ki Samsun ve eski ben gelirim.Bu da böyle devam eder gider işte.Feridun 'a büyük saygılarla .

11 Ekim 2011 Salı

Mektupsuz Adressiz (**)

Söyledim ya, deli değilim.Kendime özel bir dünya kurdum sonunda.Hepsi bu.Ama nefret ettiler benden.Aşağıladılar, küçük gördüler.Parmaklarıyla birbirlerine gösterdiler sokakta.Çocuklar takıldı peşime.Üstüme taş attılar.Arkamdan bağırdılar.Öyle acıyorum ki onlara.Ben çok iyi biliyorum onların dünyasını.Ya onların haberi var mı benim dünyamdan ? Girebilirler mi ucundan bucağından bu dünyaya çok zor...

** Feridun Düzağaç'ın bir şarkısında geçer .

*** Bir arkadaşım facebook durumuna yazmıştı birkaç gün önce.Tekrar bulup okudum ve paylaşmak istedim burada.Gerçi kime ait olduğunu söylemedi ; ama yazarı ve pasajın devamını merak etmiyor değilim .