Beş aylık bir aranın arkasından evimden bir şeyler yazmanın zamanı geldi sanırım.Aslında bu beş aylık sürede yaşananlar ile ilgili yazmak bana pek çekici gelmiyor ama yinede bir girizgah yapmak ve de arada neler olduğunu anlatabilmek için faydalı olduğu kanısındayım.Bu yazıya da sevgili Emilia'nın güzel hislerini ve enerjisini arkama alarak başlamak istiyorum.
Öncelikle belirtme gereği duyduğum hususlar var.Askerlik denen olay erkeklerin hayatlarında bire on beş katarak anlattıkları,övünmeyle birazda, açık olalım, abartıyla süre giden muhabbet etmeleri için son derece uygun bir ortamın hazırlayıcısıdır.Bunları söylememdeki amaç; tam anlamıyla bütünsel bir askerlik yapmamış olmam ve de konuyu uzun anlatırsam, bunun bir askerlik muhabetinden çok gözlemlediğim konulardan ibaret oluşudur.Neyse devam edelim.
Aralık ayının ortasından başlayarak gelişen süreç içerisinde öncelik ile Manisa Alaşehir 'de bulunduğum bir on yedi günlük bir dönem var.Aslına bakılırsa olayın biraz da şoku içinde çok fazla anlam veremediğim,alışamadığım insan tipleriyle yaklaşık 1600 kişinin bir arada bulunduğu bir yerdeydim.Dürüst olmak gerekirse Alaşehir için çok fazla şey söylemek istemem, zira hatırlamayı pek sevmiyorum orasını.Hayatımda yaşadığım en sefil on yedi gündü.Örneğin bir hafta banyo yapamamanın ne demek olduğunu fark ettim.Hep mi kötüydü diye soran olursa; aynı koğuşta kaldığımız elli beş kısa dönem arkadaş vardı.Onlardan da on beş tanesiyle gayet samimi ve güzel zamanlar geçirdik.Bence Alaşehir'in tek kazanımı bu olsa gerek.
Arkasından yılbaşı gecesi Ankara'ya asıl yere gelmiş olduk.K.K Lojistik Komutanlığı'na.İlk gittiğimde pek anlam verememiştim.Ankara'nın orta yerinde Samsun- Konya yolu üzerinde bir kışlaydı burası.Kolordu dersek daha doğru olur.Çünkü başında bir korgeneral vardı.Sanırım ilk gidişin getirdiği bir bocalama hali olsa gerek.Tek üzüntüm Alaşehir'de tanıştığım arkadaşlarımdan sadece birisi ile yola devam edecektim.Zira büyük çoğunluğu Ankara olmak üzere farklı yerlere dağılmıştık.Bir de yılbaşı akşamı orada olmam ve insanların 10'dan geriye doğru saydıkları dakikalarda ben karanlığa boş boş bakıyordum.Hafta başı olunca asıl görev yerimiz olan Ulus'taki tren garına gittik.Sabahları saat yedide servise binip gara,akşamları da beş-altı arasında da lojistik'e geri dönüyorduk.İlk başta dedim, bu tam bir memurluğa benziyor.İlk gittiğimiz gün başımızdaki albay ile tanıştık.Bizim garda yapacağımız görevimizi tanımladı.Albayın bizden öncelikle istediği 8. sınıfa giden kızına ders vermemizdi.Ben Fen Bilgisi, diğer arkadaşım Sezai'de Matematik dersi verecekti.Onun dışında bizden askerlik anlamında özel bir isteği yoktu.Bunun yanında birim üzerinde resmi yazışmalarla da ilgilenirsek çok daha iyi olacağını söyledi.Bunları duyunca gerçekten çok şanslı olduğumuzu anladım.Koskoca albay kızı için iki adet öğretmen ayarlamıştı.Bunlardan biri de bendim.Üstelik bulunduğumuz yer de tren garıydı.Beş gün mesai saatlerinde dışarıdaydık.Sivil insanlarla beraberdik sürekli.Ondan dolayı yeşil renge karşı fazla bir antipati geliştirmedim diyebilirim (smile ) Üstelik tam bir askerlik sayılmazdı bu durum.Lojistik'teki kısa dönem arkadaşlarım atış yaparken, biz atış bile yapmamıştık.Bundan gocunduğum filan da yok hani.Bir tek kurşun sıkmadan askerliği bitirmek benim için çok daha güzeldi.Zira silahlarla aram pek iyi değildir.Zaten tren garında silah mı kullanacağız, onun için atış yapmayan kısa dönemler olarak iyi derece de makara konusu olmuştuk.Rahatsız mıyım, hiç de değil.
İlk günlerde vagon tiplerini öğrenerek geçirdik.Hangi malzeme hangi vagonla taşınır, gibilerinden.Aslında derslerin başlamasına az süre kala bunları öğrenmek iyiydi, çünkü zaman oyalanarak geçer.Arkasından dersler başladı ve zamanda akmaya devam etti.Benim için iyi yanı hem zaman hemde mesleki anlamda faydası oldu derslerin.Aktifliğimi korumuş oldum ve sınava bir öğrenci hazırladım.İyi yanlarından biri de hafta sonu izinlerimiz iki gündü.Bu da ayda 8 gün dışarıda olma hakkı tanır.Lojistik'teki kısa dönem arkadaşlarım ayda 2 kez dışarı çıktıkları düşünülürse buradan da bir bonus yakalamışız laf arasında(smile).Ben tabii bu hakkın da anasını ağlattım.O da şöyle: Tüm izin günlerinde,buna kar yağdığı zamanlarda dahil, hiç boş geçmedim.Tüm izinleri kullanarak zamanın belli kısmını başarıyla erittim diyebilirim.Durumun bir de farklı yüzüyle tanıştırmak isterim.O da şu: Ben Ankara'da daha önce yaşamıştım ve Ankara'yı iyi tanıyan ve bilen birisiyim.Hafta sonlarında da daha önce gittiğim yerlere,sevdiğim mekanlara, tanıdığım insanlara gidiyordum.Ancak akşam olduğunda Öveçler'deki evime değil de lojistiğe gidecek olmamı anladığımda ise tam bir uçuruma yuvarlanış yaşıyordum.Özellikle Ümitköy ve Çankaya'dan Altındağ'a geçince yaşadığım travmayı anlatamam.Belki de bu değişkenlerden dolayı tam bir askerlik moduna girememiş olabilirim,zaten devrem Sezai'nin dediği gibi askerliği öğrenemeden askerliği bitirmişim ya,neyse.
Zihnimi kurcalayınca yazılabilecek son derece fazla konu bulunabilir.5ay az bir süre değil nereden bakılırsa.Bu süreçte çok zor zamanlarımda oldu;ancak ortalamaya baktığımızda çok daha iyi bir konumda ve şehirde bulunduğumu rahatlıkla ifade edebilirim.Gerek Ankara,gerek tren garı,gerek albay bana son derece uğurlu geldiler bu beş aylık zaman zarfında.Ankara temmuz ayında taşınmıştım Samsun'a ve Aralık ayında yeniden dönmüş oldum, bu bile enteresasan bir kombinasyonun tezahürü olsa gerek.Ben aslına bakılırsa bu geçen süreyi somutlama bağlamında kısa boylu göbekli bir adama benzetiyorum.Nedeni de şu.Samsundan çıkıp tekrar geri döndüğüm gün arkama baktığımda geçen zaman bana çok kısa geldi; ancak Ankara'daki beş ay nedendir bilmem beş aydan fazlaymış gibi bir iz bıraktı bende.Onun için bu kısa,göbekli adam cuk diye oturan bir sembol gibi bu süre için.Zaten askerde bizim gibi kısa dönemlere "poşet" dedikleri için bende böyle bir benzetim yapmış oldum geçirdiğim süreye kendi adımca.Başta belirttiğim gibi öyle anı anlamında çok fazla şey yaşamadım.Bunlar sadece gözlem ve arda kalanlar benim için.Çok fazla kişiyle yakın durmadım açıkçası.Akşamları genelde kısa dönem arkadaşlarımla geçirdiğim zamanlar daha değerliydi,zira konuştuklarımız havada kalmıyor ve ilerleyebiliyordu.Gerçekten enteresan kişiler de vardı.Bunu yazarken amacım küçük düşürmek değil -baştan belirteyim- muzu kabukla yiyen,kiviyi patates sanan insanlarda vardı.Hatta bir arkadaşım Gaziemir'de pisuvarda kafasını yıkayan adam bile görmüş.Biliyorum biraz çirkin ve absürd örnekler ama bunlarda bu ülkede yaşayan insan davranışları.Velhasıl bir beş ayın ardından yine yeniden buralardayım.Uzak kaldığım süreç gerçekten zorladığı zamanla kendini gösterdi.O anlarda burada yaşadıklarımızı,paylaştıklarımızı hatırladıkça biraz daha dayanma kudreti buldum kendimde.Bir nevi ağrı kesici gibiydi blogger'da,twitter'da yaptıklarımız,Emilia'nın,Nileud'un,Yasemin'in vd. yazdıkları.Bunları hatırladıkça ferahladım dersem abartmış olmam.Yeniden beraberiz ve daha da güzelleşecek her şey.
Sizin alınız al inandım / Morunuz mor inandım / Tanrınız büyük amenna / Şiiriniz adam akıllı şiir / Dumanı da caba / Ama sizin adınız ne / Benim dengemi bozmayınız.
23 Mayıs 2012 Çarşamba
17 Mart 2012 Cumartesi
Buraya girmeyi hiç istemiyorum hem de hiç.Eski güzel günlerimi ve küçük,bana özel dünyamı ve dostlarımı hatırlatıyor.Şimdi dersiniz bunun neresi kötü.Kötü değil ama ben temiz giysilerle çamurlu yoldan geçmem, tozlardan uzak dururum.O kaleye asla sevmediğim duyguları yaklaştırmam, neyse.
Dedim uzak kalalım ama; bilmem neden Sevgili Emilia'nın yazdıkları beni fena devirdi.
1 yıl aradan sonra Ankara'ya farklı bir konumda geldim.Arada beni zorluyor.Sanki akşam olunca Öveçler deki evime gidecek mişim gibi oluyorum ;ancak olmuyor.Açık konuşayım rahatım.Haftada 5 gün Ankara Ulus taki tren garında hareket kontrol çavuşluğu yapıyorum,ayrıca albayın kızına ders veriyorum.Ankara garına gelenler beni bulabilirler.2 hafta sonu gün iznimiz var.Akşamları ise Lojistik Komutanlığında kalıyoruz.Burası kolordu seviyesinde bir yer.Açık konuşalım şanslı bir yerde askerlik geçiriyorum.
Tam 60 gün sonra bir aksaklık olmazsa çıkıyorum.Buraları çok özledim,Emilia,Nileud,Yasemin,..
Dedim ya eski büyüyü dondurup geldim buraya.Emilia 'yı okuyup yaptığımı sorguladım biraz,;bana hak vermesini istiyorum.Bu bizi daha da büyütecek.
Ben hayattayım,sizleri ve Samsun'u sooon derece özledim.60 gün sonra her şey olmamış gibi yine birlikte olacağız.Şükranlarımla,sevgilerimle,tüm benliğimle.İyiki varsınız.
Dedim uzak kalalım ama; bilmem neden Sevgili Emilia'nın yazdıkları beni fena devirdi.
1 yıl aradan sonra Ankara'ya farklı bir konumda geldim.Arada beni zorluyor.Sanki akşam olunca Öveçler deki evime gidecek mişim gibi oluyorum ;ancak olmuyor.Açık konuşayım rahatım.Haftada 5 gün Ankara Ulus taki tren garında hareket kontrol çavuşluğu yapıyorum,ayrıca albayın kızına ders veriyorum.Ankara garına gelenler beni bulabilirler.2 hafta sonu gün iznimiz var.Akşamları ise Lojistik Komutanlığında kalıyoruz.Burası kolordu seviyesinde bir yer.Açık konuşalım şanslı bir yerde askerlik geçiriyorum.
Tam 60 gün sonra bir aksaklık olmazsa çıkıyorum.Buraları çok özledim,Emilia,Nileud,Yasemin,..
Dedim ya eski büyüyü dondurup geldim buraya.Emilia 'yı okuyup yaptığımı sorguladım biraz,;bana hak vermesini istiyorum.Bu bizi daha da büyütecek.
Ben hayattayım,sizleri ve Samsun'u sooon derece özledim.60 gün sonra her şey olmamış gibi yine birlikte olacağız.Şükranlarımla,sevgilerimle,tüm benliğimle.İyiki varsınız.
9 Aralık 2011 Cuma
Kısa Bir Ara
Yaklaşık 15-20 günden bu yana aklıma takılan büyük derecede sorunlar vardı.Hızla giden bir arabanın kumlu yola girmesiyle hızındaki azalmaya benzer biçimde; bende birtakım oluşumların aklımdaki gitgel leriyle epey savaştım aslında.En nihayetinde bir karara ulaşabildim.Özünde gelecek planlamasıyla ilgili olan bileşenin ağırlık yaratan bölümü askerlik sorunuydu.Tekrardan erteletmenin veya sınava hazırlanmanın getirdiği çelişkiler karar alış sürecinde fazlaca zorladı.Üstelik ailemin de konuya bir çelişki ağı içinde yaklaşması karar verme mekanizmamın zarar görmesine yol açmaya başlayacaktı.Bende son başvuru günü kararımı gitmekten yana kullandım.Açık konuşmak gerekirse pek kolay olmadı; ancak koşullar içinde mantıklı bulduğum yerleri oldu bununda.Benim pek hazır olmadığım bir süreç oluyor olsa da erteletmenin çözüm olmadığını bildiğimden bir an önce bu sorunu başımdan def edebilmek için gitme kararının tarafında yer aldım.Bu gecede nereye gideceğim ve süre konusundaki bilinmez de netlik kazanacak.Bakalım hayırlısı.
Benim açımdan pek kolay olmadı bu kararı almak; yinede uygun zamanda bu meseleyi de çözümlemek gerekli.Yaş ilerledikçe zorlaştığını birçok kişi söylüyor.Bir süredir zihnimdeki akışı kumlu yola sokan değişken buydu, askerlik.Karar alma sürecinde aklımdaki fazla yükten dolayı kitap okumaya ara verdim,internette geçirdiğim zamandan bir şey anlamadım, gazeteleri takip etmek içimden gelmedi,okuduklarımı anlamakta zorlandım, dinlediğim müziklerden ve şarkılarda uzak durdum,burada yazacapım yazılara da pek konsantre olamadım...Buna benzer semptomlar vardı önüme çıkan.Kronik bir yorgunluk.Görende hamilelik depresyonuna girdiğimi sanabilir, dedim ya pek hazır olmadığım için bu askerlik mevzusuna, aradaki git gel süreci epey zorladı beni.Bir de atama ve iş belirsizliğinin getirdiği ek sıkıntılarda eklendiğinde yılın hindisi adayı olmam işten bile değildir hani.Yakında Nietzche gibi migren olmazsam iyidir.
Ne kadar sürecek şu an bilmiyorum.Buradan ayrı kalacağım kesin.Ailemden,Samsun sahilinden,kitaplarımdan,Nileud'un özenli -duyarlı ufuk açan yaklaşımlarından,Emilia'nın sağlam nihilist yazılarından,Yasemin'in kıpkısa anlarındaki kesitlerden,yeni keşfetmeye başladığım twitter dünyasından,Okan Bayülgen'in programlarından,Beşiktaş maçlarından,Behzat Ç.'den...Demagoji yapmış gibi olabilirim, belki de bunların bir kısmından uzak kalmam, belli mi olur ? Aklıma gelenle bunlar.Velhasıl biraz uzakta kalacağım, sonra yeniden buluşmak ümidiyle.Burada olanları hiç unutmayıp hep hatırlamak gayesindeyim.
Benim açımdan pek kolay olmadı bu kararı almak; yinede uygun zamanda bu meseleyi de çözümlemek gerekli.Yaş ilerledikçe zorlaştığını birçok kişi söylüyor.Bir süredir zihnimdeki akışı kumlu yola sokan değişken buydu, askerlik.Karar alma sürecinde aklımdaki fazla yükten dolayı kitap okumaya ara verdim,internette geçirdiğim zamandan bir şey anlamadım, gazeteleri takip etmek içimden gelmedi,okuduklarımı anlamakta zorlandım, dinlediğim müziklerden ve şarkılarda uzak durdum,burada yazacapım yazılara da pek konsantre olamadım...Buna benzer semptomlar vardı önüme çıkan.Kronik bir yorgunluk.Görende hamilelik depresyonuna girdiğimi sanabilir, dedim ya pek hazır olmadığım için bu askerlik mevzusuna, aradaki git gel süreci epey zorladı beni.Bir de atama ve iş belirsizliğinin getirdiği ek sıkıntılarda eklendiğinde yılın hindisi adayı olmam işten bile değildir hani.Yakında Nietzche gibi migren olmazsam iyidir.
Ne kadar sürecek şu an bilmiyorum.Buradan ayrı kalacağım kesin.Ailemden,Samsun sahilinden,kitaplarımdan,Nileud'un özenli -duyarlı ufuk açan yaklaşımlarından,Emilia'nın sağlam nihilist yazılarından,Yasemin'in kıpkısa anlarındaki kesitlerden,yeni keşfetmeye başladığım twitter dünyasından,Okan Bayülgen'in programlarından,Beşiktaş maçlarından,Behzat Ç.'den...Demagoji yapmış gibi olabilirim, belki de bunların bir kısmından uzak kalmam, belli mi olur ? Aklıma gelenle bunlar.Velhasıl biraz uzakta kalacağım, sonra yeniden buluşmak ümidiyle.Burada olanları hiç unutmayıp hep hatırlamak gayesindeyim.
6 Aralık 2011 Salı
Memleketimden İnsan Manzaraları (*)
Başlıktakiyle müsemma bir gözlemimi aktarmak istiyorum.Parantez içindeki yıldız Nazım Usta 'nın bir şiir kitabının adıdır.Ben de ondan yola çıkarak gözlemlediğim bir kesit parçası anlatacağım hayattan.
Üniversiteye hazırlandığım dönemlerdeki arkadaş çevrem içinde - onlardan geriye bir kişi kaldı şu an - bizden yaşça büyük bir abimiz vardı.Adı Cem.Yaş farkı çok fazla olmasa da arkadaşlık açısından hemen hemen aynı dili konuşuyorduk.İlk izlenim anlamında son derece kibar,estetik sahibi,düşünceli,okuyan kısaca adam gibi adam diyeceğimiz bir yapıdaydı.Kendisi, biz üniversiteye hazırlandığımız yıl Resim Öğretmenliğinden mezun olmuştu.Resim alanında da oldukça başarılıydı.Ondan aldığım klasik müzik cd'lerini hala büyük bir zevk ile dinlerim.Güzel bir klasik müzik arşivi vardı.Tüm bunları alt alta yazınca son derece düzgün ve hayatta iyi bir noktaya gelmesi için neredeyse tüm kriterleri sağlamış bir portre olarak nitelendirilebilecek bir insan.
Gelgelelim biz üniversiteyi kazanıp başka hayatlara yelken açtıktan sonra çok fazla görüşme imkanımız olmadı.Tüm kişilerin farklı şehirlerde olmasıyla bağlantılar derince kopmaya başladı.Malum ülke şartlarını düşününce atanamyan bir Resim Öğretmeni ile karşı karşıya kalmış bulduk kendimizi.Bunun alt bilincindeki derinliği anlatmayacağım; zira bir insana bir beddua edecekseniz bu yazdığım formatı postalayıp, keyfinize bakın bundan sonra derim.Çok etkili ve çok yıpratıcı bir dönem.
Birkaç yıl sonra Tuğrul, Cem abi ve ben birgün buluştuk.O sıralarda Cem hayatın getirmiş olduğu zalim koşullar dayatması içerisinde polis olmakta karar kılmıştı.Ancak zihninde git geller haylice fazlaydı.Buluşmadan önce Tuğrul ile bu konuyu detaylıca konuşmuşlar.Tuğrul, bana bu konuda, yani polis olmasının onun adına daha iyi olacağını,tüm şartlar içinde yapılacak en son çarenin bu olduğunu anlattı.Benim duyduktan sonra farklı düşünceler oturdu zihnime.Cem abi gibi son derece naif ve kibar bir insanın polis olabileceği olasılığı beni son derece üzdü.Kendisinin sanatçı ruhuyla hayatta çok iyi yerlere gelebileceğine adım gibi eminim ve bunu fazlasıyla hak ediyor kanımca.Aradan bir süre geçtikten sonra Cem'in polis olmakta karar kıldığını öğrendim.Ne yalan söyleyeyim o zamanlar üzülmüştüm bu uyumsuz karara, ancak Tuğrul olaya pragmatik yaklaşırsak bunun Cem için koşullar anlamında iyi olacağını söyledi.Zaten polisliğe başladıktan sonra onunla hiç görüşme şansım da olmadı.Ta ki şubat ayına kadar.Cem'in tayini Eskişehir'e çıkmış.Ben şubat ayında bir gün Kızılay'a kitap almak için gitmiştim.O günde Ankara'da hükümetin işçi kazanımlarını zedeleyen bir torba yasa görüşmeleri vardı ve sendikalara bağlı işçiler Kurtuluş'tan Kızılay 'a kadar bir alanda toplanmışlardı.Ben de o gün dolmuştan iner inmez Kızılay üzerindeki helikopter ve her adım başı polis yoğunluğundan anlamıştım,hareketli bir gün olacağını.Karanfil sokağa doğru ilerlerken sokağın girişinde tam techizatlı şekilde 20-30 polis bir sıra halinde toplanmış bekliyorlardı.Ben ise öyle etrafa bakınıp yürürken tesadüf olacak Cem'i gördüm.Önce tam olarak o olduğu ayırdına varamadım,başında bere vardı.Belli ki görevdeydi, bende polislerin fazlalığından başım dönmüş olacak ki ona baktım,o beni tam göremedi belki bilmiyorum, başını çevirdi ardından.Bende Karanfil sokağa doğru yürümeye devam ettim.Buradan bir suçlama yapmak haddime değil, ama başlarda dediğim gibi onu polis olarak görmeyi istemezdim hiç.Belki de Cem'de öyle görünmek istemediği için başka tarafa yöneldi.Demek ki Eskişehir'den takviye olarak getirildiler.Buradaki mesele asla meslek sorgulaması değil.Alın teriyle yapılan her meslek özeldir, eyvallah.Onun, hayatta kendine çok daha yakışır sanat alanında olmasını temenni ederdim ben.Gel gör ki yaşadığımız ülkenin insanları giymeyecekleri elbiseleri giydirmesi yok mu.Açık konuşmak gerekirse canım çok sıkılmıştı o gün.
Cem'in bir ağabeyi vardı.Ben tanımıyorum pek, babam tanıyor onu,tanıyorsam da şahsen sadece.Adı Oğuz'muş.O da üniversite okumuş bir insan.Eğitim Programcısı olduğunu söyledi babam.Muhabbetleri iyiymiş.Maalesef Oğuz abi de Cem abi gibi bir sarmal içinde.Onu geçenlerde hot dog (sosisli sandwhic) satarken gördüm.Çok şirin bir araba yapmış,yasal izinde alarak ekmeğini çıkarmaya çalışıyordu.İlk gördüğümde şaşırmıştım onu.Çok çok maalesef Cem için düşündüklerimi onun içinde düşündüm bir an için.4 yıl Eğitim programcılığı eğitimi alan,bu kadar donanımlı bir insanın - ki eğitim programcısı azdır bu ülkede nedense ? - yeri çok daha özel bir nokta olacakken hot dog işi yapması beni ziyadesiyle düşündürdü, hüzünlendirdi.Buradan Cem abi ve de Oğuz abi için yazdıklarımın, yaptıkları işleri asla eleştirmek değil.Haddim değil zaten.Benim için alın teriyle ekmek parasını çıkarmaya çalışanın yaptığı iş, dünyadaki tüm kutsallıklardan daha kutsal, tüm ibadetlerden daha anlamlıdır.Onlara olan saygım ziyadesiyle fazla.Beni dört gündür yaralayan/hüzünlendiren, böyle donanımlı,düşünen,okuyan dolu insanların hak ettikleri yerlerde olamayışları.İnsan çok bilinmeyenli bir varlık.Şunu biliyorum ki ikisi de hem insan olarak hemde ailelerinden getirdikleriyle son derece değerli ve saygı değer insanlar.Necip ülkemizin adam harcama konusunda ne kadar marifetli olduğunun anlaşılması için iki kardeşin hikayesini betimlemeye çalıştım.Dileğim şu ki; böyle insanlar vardır; dersiniz en iyiyi hak eder.Ben de 'en iyiyi hak eden' iki güzel insanın ve hak etmeye devam eden güzel insanların daha huzurlu olacakları bir dünyayı gözlerimle görebilmek istiyorum.
Blind Guardian - Fiddler on the green , benim için dinleyin.
Üniversiteye hazırlandığım dönemlerdeki arkadaş çevrem içinde - onlardan geriye bir kişi kaldı şu an - bizden yaşça büyük bir abimiz vardı.Adı Cem.Yaş farkı çok fazla olmasa da arkadaşlık açısından hemen hemen aynı dili konuşuyorduk.İlk izlenim anlamında son derece kibar,estetik sahibi,düşünceli,okuyan kısaca adam gibi adam diyeceğimiz bir yapıdaydı.Kendisi, biz üniversiteye hazırlandığımız yıl Resim Öğretmenliğinden mezun olmuştu.Resim alanında da oldukça başarılıydı.Ondan aldığım klasik müzik cd'lerini hala büyük bir zevk ile dinlerim.Güzel bir klasik müzik arşivi vardı.Tüm bunları alt alta yazınca son derece düzgün ve hayatta iyi bir noktaya gelmesi için neredeyse tüm kriterleri sağlamış bir portre olarak nitelendirilebilecek bir insan.
Gelgelelim biz üniversiteyi kazanıp başka hayatlara yelken açtıktan sonra çok fazla görüşme imkanımız olmadı.Tüm kişilerin farklı şehirlerde olmasıyla bağlantılar derince kopmaya başladı.Malum ülke şartlarını düşününce atanamyan bir Resim Öğretmeni ile karşı karşıya kalmış bulduk kendimizi.Bunun alt bilincindeki derinliği anlatmayacağım; zira bir insana bir beddua edecekseniz bu yazdığım formatı postalayıp, keyfinize bakın bundan sonra derim.Çok etkili ve çok yıpratıcı bir dönem.
Birkaç yıl sonra Tuğrul, Cem abi ve ben birgün buluştuk.O sıralarda Cem hayatın getirmiş olduğu zalim koşullar dayatması içerisinde polis olmakta karar kılmıştı.Ancak zihninde git geller haylice fazlaydı.Buluşmadan önce Tuğrul ile bu konuyu detaylıca konuşmuşlar.Tuğrul, bana bu konuda, yani polis olmasının onun adına daha iyi olacağını,tüm şartlar içinde yapılacak en son çarenin bu olduğunu anlattı.Benim duyduktan sonra farklı düşünceler oturdu zihnime.Cem abi gibi son derece naif ve kibar bir insanın polis olabileceği olasılığı beni son derece üzdü.Kendisinin sanatçı ruhuyla hayatta çok iyi yerlere gelebileceğine adım gibi eminim ve bunu fazlasıyla hak ediyor kanımca.Aradan bir süre geçtikten sonra Cem'in polis olmakta karar kıldığını öğrendim.Ne yalan söyleyeyim o zamanlar üzülmüştüm bu uyumsuz karara, ancak Tuğrul olaya pragmatik yaklaşırsak bunun Cem için koşullar anlamında iyi olacağını söyledi.Zaten polisliğe başladıktan sonra onunla hiç görüşme şansım da olmadı.Ta ki şubat ayına kadar.Cem'in tayini Eskişehir'e çıkmış.Ben şubat ayında bir gün Kızılay'a kitap almak için gitmiştim.O günde Ankara'da hükümetin işçi kazanımlarını zedeleyen bir torba yasa görüşmeleri vardı ve sendikalara bağlı işçiler Kurtuluş'tan Kızılay 'a kadar bir alanda toplanmışlardı.Ben de o gün dolmuştan iner inmez Kızılay üzerindeki helikopter ve her adım başı polis yoğunluğundan anlamıştım,hareketli bir gün olacağını.Karanfil sokağa doğru ilerlerken sokağın girişinde tam techizatlı şekilde 20-30 polis bir sıra halinde toplanmış bekliyorlardı.Ben ise öyle etrafa bakınıp yürürken tesadüf olacak Cem'i gördüm.Önce tam olarak o olduğu ayırdına varamadım,başında bere vardı.Belli ki görevdeydi, bende polislerin fazlalığından başım dönmüş olacak ki ona baktım,o beni tam göremedi belki bilmiyorum, başını çevirdi ardından.Bende Karanfil sokağa doğru yürümeye devam ettim.Buradan bir suçlama yapmak haddime değil, ama başlarda dediğim gibi onu polis olarak görmeyi istemezdim hiç.Belki de Cem'de öyle görünmek istemediği için başka tarafa yöneldi.Demek ki Eskişehir'den takviye olarak getirildiler.Buradaki mesele asla meslek sorgulaması değil.Alın teriyle yapılan her meslek özeldir, eyvallah.Onun, hayatta kendine çok daha yakışır sanat alanında olmasını temenni ederdim ben.Gel gör ki yaşadığımız ülkenin insanları giymeyecekleri elbiseleri giydirmesi yok mu.Açık konuşmak gerekirse canım çok sıkılmıştı o gün.
Cem'in bir ağabeyi vardı.Ben tanımıyorum pek, babam tanıyor onu,tanıyorsam da şahsen sadece.Adı Oğuz'muş.O da üniversite okumuş bir insan.Eğitim Programcısı olduğunu söyledi babam.Muhabbetleri iyiymiş.Maalesef Oğuz abi de Cem abi gibi bir sarmal içinde.Onu geçenlerde hot dog (sosisli sandwhic) satarken gördüm.Çok şirin bir araba yapmış,yasal izinde alarak ekmeğini çıkarmaya çalışıyordu.İlk gördüğümde şaşırmıştım onu.Çok çok maalesef Cem için düşündüklerimi onun içinde düşündüm bir an için.4 yıl Eğitim programcılığı eğitimi alan,bu kadar donanımlı bir insanın - ki eğitim programcısı azdır bu ülkede nedense ? - yeri çok daha özel bir nokta olacakken hot dog işi yapması beni ziyadesiyle düşündürdü, hüzünlendirdi.Buradan Cem abi ve de Oğuz abi için yazdıklarımın, yaptıkları işleri asla eleştirmek değil.Haddim değil zaten.Benim için alın teriyle ekmek parasını çıkarmaya çalışanın yaptığı iş, dünyadaki tüm kutsallıklardan daha kutsal, tüm ibadetlerden daha anlamlıdır.Onlara olan saygım ziyadesiyle fazla.Beni dört gündür yaralayan/hüzünlendiren, böyle donanımlı,düşünen,okuyan dolu insanların hak ettikleri yerlerde olamayışları.İnsan çok bilinmeyenli bir varlık.Şunu biliyorum ki ikisi de hem insan olarak hemde ailelerinden getirdikleriyle son derece değerli ve saygı değer insanlar.Necip ülkemizin adam harcama konusunda ne kadar marifetli olduğunun anlaşılması için iki kardeşin hikayesini betimlemeye çalıştım.Dileğim şu ki; böyle insanlar vardır; dersiniz en iyiyi hak eder.Ben de 'en iyiyi hak eden' iki güzel insanın ve hak etmeye devam eden güzel insanların daha huzurlu olacakları bir dünyayı gözlerimle görebilmek istiyorum.
Blind Guardian - Fiddler on the green , benim için dinleyin.
5 Aralık 2011 Pazartesi
Feed Back
Şöyle bir gezinti yaptım yazdığım son yazılar üzerinde.Ne yalan söyleyeyim, pek hoşuma gitmiyor yakın geçmişte yazdıklarım, üstelik kendi kalemimin taradığı açıları da yavaş yavaş kaybetmeye başlamış gibilerinden bir yargıya varıyorum ki sinir bozucu olmaya yetiyor.Gerçi yazacak malzemelerim olmasına karşın; son zamanların getirdiği amansız yük ile belirsizliklerin birdir bir oynar bir vaziyet halinde,fırlama bir çocuk gibi sırıtmaları ister istemez gereksiz enerji sarfiyatiyle birlikte bezginlik anlamında onulmaz vadiler açıyor zihnimde.Genel geçer olduğunu varsayıyor olmakla birlikte somut yaşantıların somut yol gösterimleri ışığında eski duruluk ve derinlik içinde kaldığım yerden devam edeceğim.Kendi kendini teftiş eden ceberrut müfettiş kafasının da bir son bulması temennileriyle.
2 Aralık 2011 Cuma
Hepsi Bu (*)
Birazcık aşıktık,birazcık da sarhoş, birazcık yalnızdık hepsi bu,
Birazcık kaybetmiş, birazcık yenilmiş, birazcık hırpalanmış hepsi bu.
Birazcık kaybetmiş, birazcık yenilmiş, birazcık hırpalanmış hepsi bu.
29 Kasım 2011 Salı
Çıkmaz Sokak
Hani vardır ya hayatta, kendinizi iki kalın değirmen taşının arasında sıkışmış buğday tanesi gibi hissedersiniz.İkisi de üzerine gelirken yapacak fazla bir manevra alanı kalmaz.Belki de o buğday tanesinin başına gelecek olan ilişkiler kutbunun bir ucunda un ufak olup gitmek, diğer ucunda ise yaralanmadan sıyırmaktır kendini; veya bunların arasında bir form, bilmiyorum.Rota çizerken belli köşeleri çok iyi tanımlayıp, alınacak yolu bunun üzerinden yaratmak gereklidir.Şayet böyle olmazsa ne verilecek kararlar akıl süzgecinden geçip doğru bir noktaya evrilir ne de yönsüzlüğün verdiği fikir felci ile ne olduğu tam olarak belli olmayan belki melez belki de hiç bilinmeyen bir durumsuzluk hali gösteriverir kendini.Bu durumun üstelik düşünce üretirken ilerliyor görünmesine karşın yerinde saymaktan başka getiri getirir yanı yoktur hani.Hızla giden bir trende sabit duran birisine, yolun kenarından bakan bir gözlemci, o sabit duran kişiyi hareket eder gibi görür ya, işte öyle.
Bir de bu tür durumlarda zihin üstüne abanan fikir yoğunluğunun yarattığı kasvetli bir hava vardır.Bu türden anlarda, normal zamanlarda çok sevilen şeyleri yaparak bu kasvet dağılır mı, yoksa o çok sevilen şeyler bu kasvetin içinde bulanarak bir daha geri gelemeyecek şekilde o kasvetin kurbanı mı olur yitikleşirler ? Henüz bunlarda kendini öne çıkaracak yanıt kırıntılarını yemediler.Çok soru cümlesi var, evet.Acaba Nietzche'nin de kafası bu kadar karmaşık mıydı ?
Bir de bu tür durumlarda zihin üstüne abanan fikir yoğunluğunun yarattığı kasvetli bir hava vardır.Bu türden anlarda, normal zamanlarda çok sevilen şeyleri yaparak bu kasvet dağılır mı, yoksa o çok sevilen şeyler bu kasvetin içinde bulanarak bir daha geri gelemeyecek şekilde o kasvetin kurbanı mı olur yitikleşirler ? Henüz bunlarda kendini öne çıkaracak yanıt kırıntılarını yemediler.Çok soru cümlesi var, evet.Acaba Nietzche'nin de kafası bu kadar karmaşık mıydı ?
25 Kasım 2011 Cuma
Kış Güzellemesi
Yazıya, şöyle denizden esen insanın içini X ışınları gibi titreten bir rüzgarla başlamak isterim.Biraz abartılı bir giriş olmuş olsa da ne zamandır kış hakkında bir yazı yazmak niyetindeydim.Uzun zamandır aklımda olmasına karşın epeyce geliştirdiğim "tören" takıntım ve yaşananlar bunu biraz zamana öteledi.Özellikle de yağmur yağarken ve yağmur damlaları odamın penceresini döverken yazmak istemiştim ama yine de dekoru tam olarak hayata geçirememiş bulunuyorum.Dün aşırı derecede yağan yağmurdan bugün için bir belirti yok.Sorun değil.Canı sağolsun.
Öncelikle bir dayatmadan çok kendimdeki yankılarla buradayım.Mevzumuz kış ise benim susmam yakışık almaz.Artık benim hüküm sürdüğüm iklimdeyiz.Yaz olunca bayrağı devrederim size, o ayrı.Bir çok insanla ayrı düştüğümüz bir konudur kış mevsimi.Ben her daim bu mevsimi çok sevdiğimi, ayrı bir derinlik ve asalet barındırdığını; üstelik insan doğasına en uygun iklime sahip olduğundan dem vururum.Çevremdeki büyük kitle ise bunun pek ütopik ve can sıkıcı-bunaltıcı olduğu anti teziyle yerlerini alırlar.Bazen ekim ayında doğduğuma bazen de kışın yaşadıklarımın yarattığı koşullanmalarla kış mevsimine özel anlamlar yüklemekteyim.İçimdeki Anglo Sakson kış mevsiminde daha bir huzurludur hep.Laf aramızda Britanya'da yaşamak gibi bir uzak hedefim var.Neden bilmem, buğulanan camlar,içilen sıcak içecekler,soğuk havada yapılan sıcak sohbetler,çay bardağına ısınmak için sıkıca sarılmak,yağmurun camda bıraktığı yankı,yağan karın çatıları aynı renkteki bir elbiseyle giydirmesi... Beni bunlar nedendir bilmem hep cezbedici olmuştur.Bunları özellikle de Ankara'da yaşamak ayrı bir bilincin ürünüdür.Hakkını teslim edelim soğuğu insanı çatırdatarak moleküllerine ayırır ;ancak bir mevsimi içselleştirmek ve tüm benliğiyle solumak için Ankara'nın adını anmadan geçmek olmaz.Yılmaz Erdoğan, bir şiirinde kış mevsiminin en yakıştığı şehir olarak Ankara'yı işaret eder.Tam olarak katılıyorum.Şu anda Samsun'da aynı kokuyu alamasam da.Bugün sanırım en soğuk gündü.Evin denize yakın olmasının da bunda payı var elbet.Zor anlar yaşatabiliyor bu soğuk hava akını.
Bu konuyu en son Vildan ile tartışmıştık.Kendisi kış mevsiminin insan için pek uygun olmadığından bahsetmişti ve kişisel olarak sıcak bir yerde yaşama güdüsünün ağır bastığını anlattı epeyce.Bende kış konusunda mevzimi belli edince ve O, şimdilik Ankara'da olunca konuşmak için yeterli argümana sahiptim.Konuşmanın sonunda ise yaza olan tutkusunu anlattı ve ben artık söyleyecek şey bulamadım.Bu konuyu konuşma gündemine alan da fikirlerimiz arasındaki çelişkilerdi zaten.Ey diyalektik, sen nelere kadirsin.Keşke ona şubat ayında Sakarya Caddesinde balık yediğimiz akşamı anlatsaydım.Neyse.Tüm bunları söylerken, kış mevsimine küfür edip yaz gelse de kurtulsak diyenleri anlayacak kadar da empati sahibiyim.Yinede ben yazın bunalıma giren, terlemekten,güneşlenmekten hoşlanmayan biri olarak yaz konusundaki fikirlere de son derece saygılıyım.
Belki de bu yazıyı buraya kadar okuyanlar biraz kızgınlık duyumsayabilir.Yine de belirtmeyi bir borç bilirim.Kış insanın kendisiyle yüzleştiği,içindeki boşluğun duvarlarına dokunabildiği,melankolik gibi olsa da asla yalan söylemeyen yanını gösterir.Elbet, soğuk,üşümek,titremek bunlar kötü imkanlar dahilinde insan için pek öyle haz verici dinamikler değil.Hele ki Van'da çadır da kalan depremzedeleri düşününce; al sana, kış mevsimi çileden başka şey değil denilebilir; ki bunu anlarım.Sevgili Okan Bayülgen'in geçenlerde dediği gibi biz kar veya yağmur yağarken bunların romantik,edebi tarafı kadar çadırda kalan insanların yaşadıklarını da aklımızdan geçireceğiz.Belki rahat olsak da bu hafta Çarşı'nın yaptığı gibi o soğukta Van'da yaşayanların acısına ortak olmak için soğuğu duyumsamalı.Yinede bana bir kulak asın, kış mevsiminin tılsımını duyumsamaya çalışın.Herkese sıcak odalardan ,yağmurun ve karın doğada yarattığı perspektifi görmek dileklerimle.
Öncelikle bir dayatmadan çok kendimdeki yankılarla buradayım.Mevzumuz kış ise benim susmam yakışık almaz.Artık benim hüküm sürdüğüm iklimdeyiz.Yaz olunca bayrağı devrederim size, o ayrı.Bir çok insanla ayrı düştüğümüz bir konudur kış mevsimi.Ben her daim bu mevsimi çok sevdiğimi, ayrı bir derinlik ve asalet barındırdığını; üstelik insan doğasına en uygun iklime sahip olduğundan dem vururum.Çevremdeki büyük kitle ise bunun pek ütopik ve can sıkıcı-bunaltıcı olduğu anti teziyle yerlerini alırlar.Bazen ekim ayında doğduğuma bazen de kışın yaşadıklarımın yarattığı koşullanmalarla kış mevsimine özel anlamlar yüklemekteyim.İçimdeki Anglo Sakson kış mevsiminde daha bir huzurludur hep.Laf aramızda Britanya'da yaşamak gibi bir uzak hedefim var.Neden bilmem, buğulanan camlar,içilen sıcak içecekler,soğuk havada yapılan sıcak sohbetler,çay bardağına ısınmak için sıkıca sarılmak,yağmurun camda bıraktığı yankı,yağan karın çatıları aynı renkteki bir elbiseyle giydirmesi... Beni bunlar nedendir bilmem hep cezbedici olmuştur.Bunları özellikle de Ankara'da yaşamak ayrı bir bilincin ürünüdür.Hakkını teslim edelim soğuğu insanı çatırdatarak moleküllerine ayırır ;ancak bir mevsimi içselleştirmek ve tüm benliğiyle solumak için Ankara'nın adını anmadan geçmek olmaz.Yılmaz Erdoğan, bir şiirinde kış mevsiminin en yakıştığı şehir olarak Ankara'yı işaret eder.Tam olarak katılıyorum.Şu anda Samsun'da aynı kokuyu alamasam da.Bugün sanırım en soğuk gündü.Evin denize yakın olmasının da bunda payı var elbet.Zor anlar yaşatabiliyor bu soğuk hava akını.
Bu konuyu en son Vildan ile tartışmıştık.Kendisi kış mevsiminin insan için pek uygun olmadığından bahsetmişti ve kişisel olarak sıcak bir yerde yaşama güdüsünün ağır bastığını anlattı epeyce.Bende kış konusunda mevzimi belli edince ve O, şimdilik Ankara'da olunca konuşmak için yeterli argümana sahiptim.Konuşmanın sonunda ise yaza olan tutkusunu anlattı ve ben artık söyleyecek şey bulamadım.Bu konuyu konuşma gündemine alan da fikirlerimiz arasındaki çelişkilerdi zaten.Ey diyalektik, sen nelere kadirsin.Keşke ona şubat ayında Sakarya Caddesinde balık yediğimiz akşamı anlatsaydım.Neyse.Tüm bunları söylerken, kış mevsimine küfür edip yaz gelse de kurtulsak diyenleri anlayacak kadar da empati sahibiyim.Yinede ben yazın bunalıma giren, terlemekten,güneşlenmekten hoşlanmayan biri olarak yaz konusundaki fikirlere de son derece saygılıyım.
Belki de bu yazıyı buraya kadar okuyanlar biraz kızgınlık duyumsayabilir.Yine de belirtmeyi bir borç bilirim.Kış insanın kendisiyle yüzleştiği,içindeki boşluğun duvarlarına dokunabildiği,melankolik gibi olsa da asla yalan söylemeyen yanını gösterir.Elbet, soğuk,üşümek,titremek bunlar kötü imkanlar dahilinde insan için pek öyle haz verici dinamikler değil.Hele ki Van'da çadır da kalan depremzedeleri düşününce; al sana, kış mevsimi çileden başka şey değil denilebilir; ki bunu anlarım.Sevgili Okan Bayülgen'in geçenlerde dediği gibi biz kar veya yağmur yağarken bunların romantik,edebi tarafı kadar çadırda kalan insanların yaşadıklarını da aklımızdan geçireceğiz.Belki rahat olsak da bu hafta Çarşı'nın yaptığı gibi o soğukta Van'da yaşayanların acısına ortak olmak için soğuğu duyumsamalı.Yinede bana bir kulak asın, kış mevsiminin tılsımını duyumsamaya çalışın.Herkese sıcak odalardan ,yağmurun ve karın doğada yarattığı perspektifi görmek dileklerimle.
22 Kasım 2011 Salı
Hadi Beni Güldür Biraz (*)
Son birkaç gündür pek kayda değer şeyler yazamadım.Aslına bakılırsa yazacak çok fazla yazı malzemesi olmasıyla münhasır; bende ise yazmak/okumak/düşünmek bağlamında tam bir bezginlik,yorgunluk ve boş vermişlik hali ruhiyetesi baş göstermiş bulunmakta.Bunun neden olduğu ağır dinamiklerin yarattığı ruhsal yalıtılmışlık,çözüm yeteneğimin günden güne zımparalanıyor hissi vermesi totalde yaşadığım bunalım ataklarının temel dinamosu kanımca.Az önce twitter'da sevgili Feridun Düzağaç'ın yazdığı twitleri okudum.Kendisi anlatmaya gerek yok zaten.İlgimi çeken nokta ise; gündeme ilişkin kullandığı jargon; mizah,zeka,edebiyat ve birikim temelli olduğunu ortaya çıkarmakta rahatlıkla.Benimde bir zamanlar çok kullandığım argümanlarla son derece benzerlikleri vardı; ki yazı kabiliyetimin takdir edildiği dost sohbetlerinde almıştım onurlandırıcı sözleri.Bir süredir bu alandan uzaklaştığımı/uzaklaştırıldığımı düşündüğümden üstelik çare üretememenin getirdiği boşluk beni son derece mutsuzlandırmakta.Zira FD'nin yazdıklarını okurken kendisinin konumunu,yaşamını göz önüne alarak bu tür çıkarımlar üretmekteyim.Bunların arkasından da bu yaşadığım 'sefil' dönemim geçici, daha sonraki süreçlerde gülümsemeyle yad edilecek,bir sohbet anında referans olarak 'bende buna benzer dönemlerden geçmiştim' türünden cümle içinde kullanılabilecek anlar toplulukları olarak yaşamımda yer edineceğini düşünüyorum.Sabır konusunda pek başarılı olamadığımı da buradan açık etmiş bulunayım bir zahmet.
Ogün Sanlısoy'un 'Hadi Beni Güldür Biraz' adlı şarkısını üniversitenin son sınıfında uzunca bir süre her sabah uyandığımda ilk iş olarak dinlerdim.Sanırım 2009 yılından gelen bir derviş bizim mahallenin etrafında dolaşıyor.O günleri hatırlatmak mahiyetiyle.Benzer tür karamsarlıkların o günlerde de aktif olarak gündeme yerleştiğini de dikkate alacak olursak resmin önemli bir kısmını betimlediğimi düşünmekteyim.Neyse kafa ütüledim gibilerinden triplere girmeden burayı terk edeyim şimdilik.
Son not: Yazının başında yazacak dermanımın olmadığını, zihnimin yorgun olduğundan dem vurmuştum.Şarkının getirdiği girizgah ile bir şeyler karalamış olduğumdan en baştaki halim ile çelişkili davranışlar gösteriyor olmamı da kendime tebessüm etmek amaçlı kullanmak taraftarı olduğumu da belirtmeden geçersem hatırı kalır addediyorum.
19 Kasım 2011 Cumartesi
Röntgen
İnsanların aslında birbirlerine söyleyecekleri hiçbir şeyleri yoktur.Karşılıklı olarak yalnızca kendi acılarını anlatırlar.Herkesin derdi kendine, dünyanın ki hepimize.İnsanlar o acılarından kurtulmaya çalışırlar, sevişirken onu diğerinin sırtına yıkarak; ama çözemezler tabii ve ne yaparlarsa yapsınlar sonunda tüm acılarıyla baş başa kalırlar.Bir daha denerler, bir kez daha acılarını kovalamaya çalışırlar karşısındakinin benliğine yaslanarak.
17 Kasım 2011 Perşembe
Değişmeyen
Birkaç gün önce üniversite'den arkadaşlarımla buluştum.Son derece kopuk bir ilişkimiz ve ayrı yaşantılarımız olduğu için pek fazla görüşmeyiz.Birçoğu Samsun dışında ve Samsun'da olanlar da değişik kafalar yaşamakta olduğundan arkadaşlığımızın en baskın niteleme sıfatı üniversiteden vücut bulmakta.Aslına bakınca bu buluşmanın özünde Van Erciş'te öğretmenlik yapan Şule'nin depremin ardından kendini toparlaması için buraya gelmesi oldu.Bana da bu amaçla haber verildi ve sadece 5 kişi olarak sahilde bir mekanda oturup çene çaldık eski-yeni diyalektiğinde.
Ben, mekana en son giden olduğumdan ötürü deprem ile ilgili pek fazla detay elde edemedim.İçimden de o konuyu açmak pek gelmedi açıkçası.Sonuçta Şule'nin yüz ifadelerinden deprem odaklı korku tepkilerini inceden de olsa fark ettim.Her şey bir kenara hayatta kalmasıyla ve Erciş'te tüm olan biten onu epeyce zorlamış.Aklıma o an gelen ise Şule ile hiçbir şey olmamışcasına sohbet etmek, şayet konu depreme gelse bile meselenin çevresinde gezinen yüzeysel konuşmalarda bulunmanın daha sağlıklı olacağı kanısındaydım.En sonunda doğru yaptığımı da fark ettim.Söz konusu ölümün çarpacak insan aradığı topraklarda bu sulu şakadan yara almadan kurtulup kendini yenilemeye çalışan biri için duyarlı olmak bence bir insanlık ödevidir.
Bu buluşmada dikkatimi çeken bir diğer olayda arkadaşlarımın hayatlarında olan değişimlerdi.İçlerinde sanırım münzevi ve işsiz,avare olan bir tek bendim.Nurhan - tüm karşı gelmelerime rağmen - polis oldu.Şimdi memnun olmasa da işinden iyi para kazanıyormuş.Mustafa, Mardin-Kızıltepe'de asker öğretmenlik yapıyormuş.Bir ay askerlik, 11 ay öğretmen olarak bu meseleyi de sorunsuzca başından def edecek gibi görünüyor.Ne diyelim karlı iş.Esra da yüksek lisans yaparak hayatına derinlik katacağına inanıyormuş.En azından bir referans noktasına göre belli açılarla belli bir konuma ulaşmışlar.Elbette ki hepsi tam olarak istediği noktada olmasa da ülke sathı açısından maddesel bazda rahat edecekler gibi görünüyor.
İnsanlar para kazandıkça ilişkilerdeki akımda farklı bir hal almakta.Hesabı en fazla maaş alanın üstlenmek istemesi gibi mikro cenklerde yaşanıyor hani.Benim gibi annesinden/babasından harçlık alan biri olduğumdan beni hesaba uzak tuttular.Ne desem ,içimde kopanları anlatsam ne fayda.Marx: 'İnsanların sınıfsal ilişkileri yaşam biçimlerini de doğrudan somut bir halde etkiler' der.Bunun ne kadar doğru olduğunu bir kez daha gördüm.Şu an arkalarından konuşup dedikodu yapar gibi olmak istemediğimi baştan belirteyim.Gözlerin ışığında yaşamsal çözümlemeler yapmak niyetim.Örneğin Mustafa'nın giydiği ceket dikkatimi çekti ilkin.Okuldayken gösterişsiz gibi giyinen Mustafa'nın üzerinde neredeyse dedektiflerin giydiği türden ve renkte bir pardösü vardı üzerinde.Estetik açıdan baktım ve onun tarzına fazla avangart buldum.Pahalı olduğu her halinden belliydi ama sahibiyle görüntü açısından tam bir tezatlık abidesi oluşturmaktaydı.Mustafa'nın telefonu da gayet pahalıydı.Ben cep telefonlarından pek hazzetmem.Üstelik fiyatı 1400 lira olanlardan tiksinebilirim.Böyle insanın tüm elini kaplayan estetikten yoktun postmodern araçlar.Kendisi ilk iş olarak telefonunu yenilemiş sanırım.Ne de olsa çalıştığı yerde öğretmen maaşına sahip olmak parayı istiflemek için ideal kültür ortamını yaratıyor kendinden.Benzer haller diğer öğretmen arkadaşım içinde geçerli.Zaten burada yaptığım onların kısmanmaktan çok onların üzerinden kendi konumum özelinde tanımlamalar yapmak.Zira içlerinde toplumsal normlar açısından en geride kalan bendim.Kendimi örselerim, yaralarım,ters yüz ederim.Acı çekerim,gülmeye çalışırım.Kafaya fazla takarım kendimi.Çözümler düşürürüm hayatıma.Bir bir ölmelerine tanık olurum onların.Belki de onlar bunları yapmadılar.Belki de ondan bu haldeler.Belki de tanrı onlara kıyak geçiyordur.Belki de tanrı da zar tutuyor.Bana ne.Benimde hayatım bu işte.Olan biten de bunlar.
***Arkadaşlarımın kulakları turbülansa girmiş uçaktaki yolcular kadar uğuldayabilir bu sıralar.Onları incitmek istemem.Sadece bende kalan izler bunlar.Sürç i lisan ettiysek affola .Birde gündüz yazı yazmam genelde; ancak Pink Floyd'u neden geceleri dinlediğimi de görmeme yardımcı oldu bu yazı. (smile)
Ben, mekana en son giden olduğumdan ötürü deprem ile ilgili pek fazla detay elde edemedim.İçimden de o konuyu açmak pek gelmedi açıkçası.Sonuçta Şule'nin yüz ifadelerinden deprem odaklı korku tepkilerini inceden de olsa fark ettim.Her şey bir kenara hayatta kalmasıyla ve Erciş'te tüm olan biten onu epeyce zorlamış.Aklıma o an gelen ise Şule ile hiçbir şey olmamışcasına sohbet etmek, şayet konu depreme gelse bile meselenin çevresinde gezinen yüzeysel konuşmalarda bulunmanın daha sağlıklı olacağı kanısındaydım.En sonunda doğru yaptığımı da fark ettim.Söz konusu ölümün çarpacak insan aradığı topraklarda bu sulu şakadan yara almadan kurtulup kendini yenilemeye çalışan biri için duyarlı olmak bence bir insanlık ödevidir.
Bu buluşmada dikkatimi çeken bir diğer olayda arkadaşlarımın hayatlarında olan değişimlerdi.İçlerinde sanırım münzevi ve işsiz,avare olan bir tek bendim.Nurhan - tüm karşı gelmelerime rağmen - polis oldu.Şimdi memnun olmasa da işinden iyi para kazanıyormuş.Mustafa, Mardin-Kızıltepe'de asker öğretmenlik yapıyormuş.Bir ay askerlik, 11 ay öğretmen olarak bu meseleyi de sorunsuzca başından def edecek gibi görünüyor.Ne diyelim karlı iş.Esra da yüksek lisans yaparak hayatına derinlik katacağına inanıyormuş.En azından bir referans noktasına göre belli açılarla belli bir konuma ulaşmışlar.Elbette ki hepsi tam olarak istediği noktada olmasa da ülke sathı açısından maddesel bazda rahat edecekler gibi görünüyor.
İnsanlar para kazandıkça ilişkilerdeki akımda farklı bir hal almakta.Hesabı en fazla maaş alanın üstlenmek istemesi gibi mikro cenklerde yaşanıyor hani.Benim gibi annesinden/babasından harçlık alan biri olduğumdan beni hesaba uzak tuttular.Ne desem ,içimde kopanları anlatsam ne fayda.Marx: 'İnsanların sınıfsal ilişkileri yaşam biçimlerini de doğrudan somut bir halde etkiler' der.Bunun ne kadar doğru olduğunu bir kez daha gördüm.Şu an arkalarından konuşup dedikodu yapar gibi olmak istemediğimi baştan belirteyim.Gözlerin ışığında yaşamsal çözümlemeler yapmak niyetim.Örneğin Mustafa'nın giydiği ceket dikkatimi çekti ilkin.Okuldayken gösterişsiz gibi giyinen Mustafa'nın üzerinde neredeyse dedektiflerin giydiği türden ve renkte bir pardösü vardı üzerinde.Estetik açıdan baktım ve onun tarzına fazla avangart buldum.Pahalı olduğu her halinden belliydi ama sahibiyle görüntü açısından tam bir tezatlık abidesi oluşturmaktaydı.Mustafa'nın telefonu da gayet pahalıydı.Ben cep telefonlarından pek hazzetmem.Üstelik fiyatı 1400 lira olanlardan tiksinebilirim.Böyle insanın tüm elini kaplayan estetikten yoktun postmodern araçlar.Kendisi ilk iş olarak telefonunu yenilemiş sanırım.Ne de olsa çalıştığı yerde öğretmen maaşına sahip olmak parayı istiflemek için ideal kültür ortamını yaratıyor kendinden.Benzer haller diğer öğretmen arkadaşım içinde geçerli.Zaten burada yaptığım onların kısmanmaktan çok onların üzerinden kendi konumum özelinde tanımlamalar yapmak.Zira içlerinde toplumsal normlar açısından en geride kalan bendim.Kendimi örselerim, yaralarım,ters yüz ederim.Acı çekerim,gülmeye çalışırım.Kafaya fazla takarım kendimi.Çözümler düşürürüm hayatıma.Bir bir ölmelerine tanık olurum onların.Belki de onlar bunları yapmadılar.Belki de ondan bu haldeler.Belki de tanrı onlara kıyak geçiyordur.Belki de tanrı da zar tutuyor.Bana ne.Benimde hayatım bu işte.Olan biten de bunlar.
***Arkadaşlarımın kulakları turbülansa girmiş uçaktaki yolcular kadar uğuldayabilir bu sıralar.Onları incitmek istemem.Sadece bende kalan izler bunlar.Sürç i lisan ettiysek affola .Birde gündüz yazı yazmam genelde; ancak Pink Floyd'u neden geceleri dinlediğimi de görmeme yardımcı oldu bu yazı. (smile)
16 Kasım 2011 Çarşamba
Hayal Et
Cennetin olmadığını hayal et...
Cehennemde yok...
Ülkesiz bir dünya hayal et...
Öldürecek,uğruna ölecek bir şey olmadığını...
Hayal et,
İnsanların kardeşçe dünyayı paylaştığını...
Hayalperest olduğumu söyleyebilirsin
Tek ben değilim böyle düşünen
Umarım sende katılırsın bize
Yaşanır kılarız dünyayı birlikte.
İmagine - John Lennon
Cehennemde yok...
Ülkesiz bir dünya hayal et...
Öldürecek,uğruna ölecek bir şey olmadığını...
Hayal et,
İnsanların kardeşçe dünyayı paylaştığını...
Hayalperest olduğumu söyleyebilirsin
Tek ben değilim böyle düşünen
Umarım sende katılırsın bize
Yaşanır kılarız dünyayı birlikte.
İmagine - John Lennon
11 Kasım 2011 Cuma
Nymphetamine
Bir zamanlar metal müzikle yoğun bir ilişkimiz vardı ve hayata bakışımızı fazlasıyla etkilerdi bu tınılar.Zamanla eski günlerdeki olamamaya başladık.Günler aktıkça değişim denen olgu ile bizde değiştik.Saçlar kısaldı, fikirler daha bir rafine hale geldi, müzik biraz da olsa melodik formatlara evrildi.Önceki günlerdeki gibi olmasa da arada bir retrospektif bir halde yeri ayrı olan sağlam şarkılara bir kulak kabartırım.Cradle of Filth grubunu pek sevmesem de bu şarkının üniversite başlarında bende açtığı derin izler hep saklı kalmıştır bunca zaman bozulmadan.Zira o dönemdeki hayatımda yer eden merkez bir karakter vardı ve o her zaman- tüm garip yaşanımlara karşın - buradaki Nymphetamine ( Su Perisi ) imgesini kendine bir elbise gibi giyerdi.Şarkı aklıma takılınca yaşantıları da peşi sıra yanında sürüklemeye başlıyor.Üstelik o zamanların atmosferi de şu an pencerenin dışından bu yazıya su taşıyor.Yağmurdan ağırlaşmış ağaçların, gökyüzünün loş karanlığında takındığı düşük dozlu da olsa gothic tavır bizi buraya taşımış oldu.Devlet arşivi gibi bir hafızası olan benim gibi birisi için en küçük bir belirti bir anda 6 yıl öncesinden bir kareyi bir şarkıyla paketleyip ayaklarımın dibine kolaylıkla bırakabiliyor.
10 Kasım 2011 Perşembe
Çentik
Benliğimi kaç parçaya bölmem gerek ? Bunca zamanın ardından kör,sağır bir halde kalmak artık acı veremeyecek kadar laçkalaşmıştır benim için.Bir hiç olmak bu kadar mı bir çare olabilir?.Bu hayat bana gelirken sormadı,şimdi de olacakların ateşiyle beni yakmaya kalkışacak kadar küstah.Geriye dönüp bakmak bile anlamsızlaşacak düzeye geliyorsa eğer, yaşadığımız anın ne önemi var olabilir.Üstelik şimdiki zaman bizi dilim dilim keserken.Geleceğin adını ağzıma bile almıyorum o kadar yakıcı zira.
Kafka'nın Milena'ya mektupları gelir aklıma.Ben hep yazdım onları, sonra da yaktım.Kalan küllerden bile kurtulamayacak kadar zavallı oluşuma aldırmıyorum bile.Yazarsam çıldırmaktan kurtulurum sanıyorum.Artık yazdıklarımı tanıyamıyorum.En acısı da beni bitiren bileşenleri tek tek, karşımda büyüleyici bir halde beynime saplamak.Bir ateşin en uzağında kalıp sanki ortasındaymış gibi kavrulabilmek nedir ki !
Üstelik çalan şarkılarda biraz nazire yapacak kadar işbirlikçi,tesadüf diyelim mi ?.Büyük usta Turgut Uyar'ın dediği gibi:
Size mutsuzluktan bahsetmek istiyorum
dikey ve yatay mutsuzluktan
mükemmel yalnızlığından insansoyunun
Sevgim acıyor
Biz giz dolu bir şey yaşadık
onlarda orada yaşadılar
bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sayarak
Kafka'nın Milena'ya mektupları gelir aklıma.Ben hep yazdım onları, sonra da yaktım.Kalan küllerden bile kurtulamayacak kadar zavallı oluşuma aldırmıyorum bile.Yazarsam çıldırmaktan kurtulurum sanıyorum.Artık yazdıklarımı tanıyamıyorum.En acısı da beni bitiren bileşenleri tek tek, karşımda büyüleyici bir halde beynime saplamak.Bir ateşin en uzağında kalıp sanki ortasındaymış gibi kavrulabilmek nedir ki !
Üstelik çalan şarkılarda biraz nazire yapacak kadar işbirlikçi,tesadüf diyelim mi ?.Büyük usta Turgut Uyar'ın dediği gibi:
Size mutsuzluktan bahsetmek istiyorum
dikey ve yatay mutsuzluktan
mükemmel yalnızlığından insansoyunun
Sevgim acıyor
Biz giz dolu bir şey yaşadık
onlarda orada yaşadılar
bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sayarak
4 Kasım 2011 Cuma
Hayatımı Hayatıma Gömdüm
Bugün kuzenimle birlikte Behzat Ç.'nin sinema filmine gittik.Birkaç gün önce anlaşmıştık gitmeye.Benim içinde iyi bir değişiklik oldu ki hem Ankara'yı sahneler içinde görmüş oldum - bu arada geçen hafta Ankara'da idim - hem de güzel vakit geçirdik.Ben işsiz bir öğretmen, kuzenim işsiz bir doktor öyle takıldık işte.En azından bu konum ile dalga geçebilecek kadar içimiz rahat.Kendisi TUS, bendeniz ise KPSS konusunda Ankara'da iyi sınavlar vermiş olmamıza rağmen sistemin arkadan bıçakladığı iki yağız savaşçı olarak bundan çokça bahis açtık.Neyse biletleri alıp filme girdikten sonra daha film başlamadan bir reklam sağanağı yağdı neredeyse.On beş dakika kadar saçma salak, üstüne tekrarlayan aralıklarla reklam seyrettik.O reklamı koyanlar bilsin ki iki de bir gözümüze sokulan ürünlerinizi inadına almayacağım.Aklınız sıra PR yapıyorsunuz da Halkla İlişkiler böyle yürümez aslanlar.Haberiniz ola.Ben bir ara reklam bombardımanından o derece bezdim ki sol tarafımda oturan 6 kişi olmasa makiniste atar yapacaktım.Zira biz köşeye yakın olduğumuzdan tek çıkış sol yandı.Bir yandan bunu düşünüp eyleme geçemezken diğer yandan da oturup reklamları seyretmek zorunda kalışım beni o anda biraz yıprattı.Özünde çok sakin ve soğukkanlı biri olarak resmen aptal yerine konuluyor olmak can sıkıcı olan.Kapitalizmin ciğerini bilen,okuyan biri olmasam çok sorun etmeyeceğim.Bu sistem denen meret insanı o kadar garip bir tanıma sokuyor ki sorma gitsin.İnsan odağından şirket odağına geçiş yok mu.Burası uzun hadise, geçelim şimdilik.
Filme geliş anım ile çıkış anım neredeyse çakışık doğrular gibi bir haldeydi.Beklentimin çoğunluğu karşılanmış halde diyebilirim.Ankara'da iken diziyi hayranlıkla seyreden, uyarlandığı romanı okuyan ve polisiye alt yapıyı bilen biri olarak son derece sağlam bir yapım olduğunu rahatlıkla belirtmeliyim.Projede olan herkese şükranlarımı sunmayı borç addederim.Aslında filmi Ankara'da seyretmek isterdim; ancak bu olmadı.Zira Ankara'da oturduğum zamanlarda diziyi, Pilli Bebek 'in şarkılarını,pencereden baktığımda gördüğüm sisli Ankara siluetini ve diğer yaşam parçalarını bir araya getirdiğimde beni başka bir dünyada ve zamanda yaşattığı hissini tadabilmek bile bir ayrıcalıktı.Mübalağa ediyor gibi görünsem de bendeki yansıma budur en sahici halimde.Bir şehri ancak böyle somutlaştırabilirim zihnimin kanallarından buraya.
Kuzenim Bekir'in de film ile ilgili olumlu dönütler dile getirmesiyle keyfim biraz daha arttı.Kendisi Tıp Eğitimini Ankara'da aldığı için bazı mekanları görünce bir üst paragraftakine benzer duygu akışı yaşadığını hissettim.Filmde epeyce güldük, düşündük,parçaları bir araya getirmeye çalıştık.Bu esnada bir zamandır kendimde ve bir arkadaşımda somutlanan bir durum tekrar hortladı.Bu yeniden ortaya çıkma durumunu bir arkadaşım dile getirmişti.Benim çook fazla ince düşünme eğilimim.Bunu Erciş'de ki depremden sonra hasarsız kurtulan bir arkadaşımla buluştuğumuzda ifade etmişti.Ben depremzede arkadaşıma elimden geldiğince hiç deprem olmamış gibi sorunun etrafında gezinen sohbetlerle onu tekrar malum panik anlarına götürmek istemedim.Ne de olsa Davranışçı Psikolji konusunda az mürekkep yalamadık Elbette ben farkındayım her şeyin; ancak bir başka dilce ifade edilişi yazmaya değer.Bunu ayrıca irdeleyeceğim.
Filmde - tüyo vermeden gideyim- Ankara'daki parklar fazlaca kullanılmış.Kuzenim parkların hepsini tanıyordu.Bunu bana da söyledi.O, her parkın adını bilirken sıra Kurtuluş Parkına gelince ben tam adını söyleyecekken bir anda durdum.Zira kuzenim Kurtuluş'ta otururken o parktan gece okul çıkışı sırasında tinercilerle arasında sıkıntı yaratacak durumlar olmuştu.Aradan 8-9 yıl geçse bile - ki kuzenim unutmuştur- benim birden aklıma geldi.Bilmiyorum bunların ne değeri var; ama yinede dile getirme gereği duydum.Sertab Erener'in "İncelikler Yüzünden" adlı şarkısı gibi hayat beni mi yıpratıyor türünden sorular yakın geçmişte gözle görülür şiddetle artmaya başladı.Velhasıl can sıkmadan bağlamak gerekirse filme gidin,Behzat Ç.'yi sevin,Ankara'yı hor görmeyin - İstanbullular sözüm size- incelikler yüzünden de fazla yıpranmayın.Eyvallah.
Filme geliş anım ile çıkış anım neredeyse çakışık doğrular gibi bir haldeydi.Beklentimin çoğunluğu karşılanmış halde diyebilirim.Ankara'da iken diziyi hayranlıkla seyreden, uyarlandığı romanı okuyan ve polisiye alt yapıyı bilen biri olarak son derece sağlam bir yapım olduğunu rahatlıkla belirtmeliyim.Projede olan herkese şükranlarımı sunmayı borç addederim.Aslında filmi Ankara'da seyretmek isterdim; ancak bu olmadı.Zira Ankara'da oturduğum zamanlarda diziyi, Pilli Bebek 'in şarkılarını,pencereden baktığımda gördüğüm sisli Ankara siluetini ve diğer yaşam parçalarını bir araya getirdiğimde beni başka bir dünyada ve zamanda yaşattığı hissini tadabilmek bile bir ayrıcalıktı.Mübalağa ediyor gibi görünsem de bendeki yansıma budur en sahici halimde.Bir şehri ancak böyle somutlaştırabilirim zihnimin kanallarından buraya.
Kuzenim Bekir'in de film ile ilgili olumlu dönütler dile getirmesiyle keyfim biraz daha arttı.Kendisi Tıp Eğitimini Ankara'da aldığı için bazı mekanları görünce bir üst paragraftakine benzer duygu akışı yaşadığını hissettim.Filmde epeyce güldük, düşündük,parçaları bir araya getirmeye çalıştık.Bu esnada bir zamandır kendimde ve bir arkadaşımda somutlanan bir durum tekrar hortladı.Bu yeniden ortaya çıkma durumunu bir arkadaşım dile getirmişti.Benim çook fazla ince düşünme eğilimim.Bunu Erciş'de ki depremden sonra hasarsız kurtulan bir arkadaşımla buluştuğumuzda ifade etmişti.Ben depremzede arkadaşıma elimden geldiğince hiç deprem olmamış gibi sorunun etrafında gezinen sohbetlerle onu tekrar malum panik anlarına götürmek istemedim.Ne de olsa Davranışçı Psikolji konusunda az mürekkep yalamadık Elbette ben farkındayım her şeyin; ancak bir başka dilce ifade edilişi yazmaya değer.Bunu ayrıca irdeleyeceğim.
Filmde - tüyo vermeden gideyim- Ankara'daki parklar fazlaca kullanılmış.Kuzenim parkların hepsini tanıyordu.Bunu bana da söyledi.O, her parkın adını bilirken sıra Kurtuluş Parkına gelince ben tam adını söyleyecekken bir anda durdum.Zira kuzenim Kurtuluş'ta otururken o parktan gece okul çıkışı sırasında tinercilerle arasında sıkıntı yaratacak durumlar olmuştu.Aradan 8-9 yıl geçse bile - ki kuzenim unutmuştur- benim birden aklıma geldi.Bilmiyorum bunların ne değeri var; ama yinede dile getirme gereği duydum.Sertab Erener'in "İncelikler Yüzünden" adlı şarkısı gibi hayat beni mi yıpratıyor türünden sorular yakın geçmişte gözle görülür şiddetle artmaya başladı.Velhasıl can sıkmadan bağlamak gerekirse filme gidin,Behzat Ç.'yi sevin,Ankara'yı hor görmeyin - İstanbullular sözüm size- incelikler yüzünden de fazla yıpranmayın.Eyvallah.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)