Bir süredir yazmıyor oluşumla ters orantılı olarak aklımda epey yazı malzemesi birikiyor olmasıyla ve bu arz-talep dengesini bir türlü kuramamış olmanın getirdiği baskıyı bir yerden kırmak gerekiyor.Bu durumun oluşmasında havaların sıcak,nemli,şairin anlattığı şekliyle kurşun gibi olmasının çok katkısı var.Sıcak havanın yaşam kalitemiz için sorun olduğu konusundaki tezimde ısrarcıyım.Değil kafa toplayıp yazı yazmak, insanın günün içinde olmak istemediği bir dönemin zebanisi gibi üzerimize abanmakta bu havalar.Neyse ki birkaç gündür buraya çok yağmur yağıyor.Bende bu halin havayı biraz soğutmasıyla fırsatı tepmek istemedim.Malum bulutlu ve serin havaları çok severim ben.Gerçi yaz ile ilgili de bir yazı yazacağım yakında,aklımda.Umarım yazarım.Bu kez bir miktar alakasız tellerden bir fiyonk yapmak niyetim.Asıl sorunda kafamı toplayıp kendimi eskisi gibi akıcı ifade edemiyor oluşum.Bunun ne zaman düzeleceğini henüz bilemesem de.Neyse
/// Son günlerde twitter üzerindeki takiplerimde okuduğum twitler insanın içini boğmak,çaresizlik,nefret söylemlerinin yarattığı tedirgin hava,siyasetin yozlaşması,savaş tamtamlarını ısrarla çalanlara duyulan sitemler,okuduğum çokca köşe yazısı ve bunların günlük hayatımıza entegre olamayışları,devam eden davalar,hukuksal skandallar,kadın sorunlarının devamı,Kürt sorunu etrafında edilen sözler...
Aklıma gelmeyenler de vardır içlerinde.Hepsini alt alta yazınca bu ülke hacmini ne kadar aşan başlıklarla boğuştuğumuzu gözler önüne seriyor.Gerek sosyal medyada,gerek haber kanallarından ve gazetelerden edindiklerimle içimi oldukça büyük bir sıkıntı ve umutsuzluk kaplıyor, hemde derin bir kısır döngü içinde.Sosyal medyada takip ettiklerim oldukça demokrat,birikimli insanlar çoğunlukla.Öyle faşist,cahil,ergen lakırdılara rast gelmiyorum tabiki ama içinde bulunulan zamanı algılayıp,bilgiyle ve bilimsel çerçevelerle bütünleştiremeyenlerin içine düştükleri gafleti görünce de bu ülkeden bir nane olmak kaanatim güçleniyor.Özellikle de polilitik TT'lere hiç bakmıyorum.Her yanından vıcık vıcık basitlik akıyor.Neden bilmem öylesine lümpen ve avam bir kültür oluşuyor ki gidilen rota hakkında uzun düşüncelere salıyor insanı.
Bu ülkeden gerçekten bir şey olmayacağını tarihin akışı içinde ve tüm değişmeyenlerle açıklasak doğru olmaz mı?Bir süredir Sabahattin Ali romanları okuyorum.Böylesine naif ve evrensel bir yazarı,bu ülkenin değeri sayılacak bir insanı nasıl olur da öldüren kişi yıllarca devlet tarafından bilindiği halde bir şey yapılmaz.Bu anlattığım olay 1948 yılında vuku bulmuş ve bir arpa boyu aydınlatılabilmiş değil.Gelelim 2012'ye.Ne değişti diye soralım.İstikametimizin ileri olduğu konusunda ne kadar gerçekçiyiz peki.Sorular,sorular bitmiyor hiç.Bu konular bile sırf yazamamak için insanı öylesine törpülüyor ki.Öyle ki biraz uzak kalalım gözlemleyelim diye düşünsek,sanki hiç uzaklaşmamış gibi kalınan yerden devam etmeye yarayacak malzeme üreten bir yerdeyiz.Nokta.
/// Malum yaz mevsimi gelince herkeste bir deniz,sahil,güneş fetişizmi almış başını gidiyor.Tatili deniz eksenli tanımlamaktan neden hiç vazgeçmeyiz ki.Bir İngiliz için güneş ve deniz çok anlamlıdır; çünkü kendi ülkesi soğuk ve yağmurlu olduğundan bunu düşünebilir.Bundan ki Marmaris'te gündüz sıcağının altında saatlerce kalabiliyorlar.Doğa,tarih,gastro turizm seçenekleri var iken neden bu deniz,güneşlenme tutkusu bilemiyorum hiç.Üstelik hava 30'lu derecelerde herkesin içinde bulunduğu bulanık sularda serinlemek ne kadar makul ?
İnsanlar yaz olduğunda Karadeniz bölgesinin ne kadar uygun olduğunu bir görseler.Hava sıcaklığı fazla değildir,geceleri serin olur,hele de Doğu Karadeniz taraflarına gidince oradaki doğa ile harika tatil varyasyonları geliştirilebilir.Biraz nemden sorun olur ama alternatif ve pop kültür sevenler için son derece güzel olacaktır.2008'de Samsun'dan Gürcistan sınırına kadar bir gezi yapmıştık.Her yönden doyurucu ve anlamlı bir tatildi.Havanın serinliği,ormanların sağladığı temiz hava,denizle doğanın muhteşem uyumu,Karadeniz yemekleri,(...) Tüm bunları düşününce Akdeniz alışkanlığının dejenererasyonunu daha net gözlemlemiştim.İnsanlarımız güzel buldukları yerleri çirkinleştirmek için çok hevesliler.Bodrum ve Marmaris'e gittiğimde gördüğüm yapısal yozlaşma karşında doğa adına ben utandım.Hiç mi yeşil alan bırakılmaz böylesi güzel yerlerde.Her yere otel yapma merakıyla bindikleri dalı kesen insanımız bunun geri dönüşü olmadığını ne zaman bilecek.Bodrum'a gittiğimde Cevat Şakir'in ( Halikarnas Balıkçısı ) anlattığı Bodrum ile gördüğüm arasında ışık yılı kadar mesafe var.Aynı şekilde Marmaris'te benzer sorunla boğuşmakta.Bu bölgeler yıllar önce sürgün cezası alan kişilerin gönderildiği yerlermiş.Şimdi ise lümpenleşen bir mecburiyetin bayrağını dalgalandırıyorlar.Önerim ; Giresun'dan sonra Kazım Koyuncu şarkıları eşliğinde Rize'ye doğru o kapalı ve serin havada,yeşilden gözleri ayırmadan seyahat etmek.Bunun tadı çok başka.Deneyimle sabittir.
/// Yazın sıkıcılığında söz etmeden olmaz.Nuri Bilge Mayıs Sıkıntısı'nı çekerken buna benzer duygularla çekmiş olmalı.Uzun günlerde ne yapsak diye düşünmekten artık düşünemez olduk sanki.Ne yalan söyleyeyim sevmiyorum bu mevsimi.Hatta yazamayışım esaslı sebepleri arasında.Cuma günü Elif Şafak ropörtajını okurken kendisi de yazdan hoşlanmadığı söyleyince hemde yazın depresyona girdiğini anlatınca ne kadar sevindim anlatamam.En azında yazdan hoşlanmamak bahsinde yalnız olmadığımı gördüm.Bana kalsa kışları Ankara'da yazları ise Samsun'da geçirirdim.Yahya Kemal :"Ankara'nın en güzel yanı İstabul'a dönüş yoldur " diyordu.Bende yazın en yanını arkasından kışın geleceği yönünde tanımlıyorum, o zaman.
/// Annemin zorlamasıyla yeniden sınava gireceğim bu cumartesi.Aslında yaşananlardan sonra hiç niyetim yoktu ama bakalım,kıramadım işte.Sınavdan sonrada tatil seçeneğimi İstanbul'dan yana kullanmak istiyorum.Anti tatil anlayışımın devamı olsa gerek! Neden bilmiyorum İstanbul'a gitmek isterken bir yandan da bir miktar tereddüt duyumsamaktayım.İstanbul beni ürkütüyor.Ankara'cı birisi olarak İstanbul bana Mairo oyunundaki canavar gibi görünüyor.Bakalım gidince de bu hisler devam edecek mi? Yoksa Yahya Kemal'i mi yalanyalacağız,göreceğiz.
Şimdilik aklıma gelenler bunlar,oldukça yazmaya gayret etmek gerek.Esenlikler efendim.
Sizin alınız al inandım / Morunuz mor inandım / Tanrınız büyük amenna / Şiiriniz adam akıllı şiir / Dumanı da caba / Ama sizin adınız ne / Benim dengemi bozmayınız.
3 Temmuz 2012 Salı
21 Haziran 2012 Perşembe
20 Haziran 2012 Çarşamba
"Bir insanın ölmesi trajik bir olaydır, binlerce insanın ölmesi ise yalnızca istatistiktir." Bu sözü Stalin ne zaman söyledi bilmiyorum.Acaba Katin Ormanlarında ortadan kaldırdığı binlerce Polonyalıdan sonra mı ? Bilmiyorum.Kendisi gibi adam harcama konusunda uzman olan birisi için ironik bir sözdür aslında.Böylesi sıcak ve çekilmez mevsimde insanların ölümlerinin sayılarla somutlanıyor olması bana Stalin'in bu sözünü hatırlatır hep.2012 yılını yaşarken 1950 model savaş yöntemleriyle bu ülkede insanların saliseler içinde ölüyor olmasına nasıl yaklaşmalı.Politikada,sosyolojide,iktisatta,felsefede bakıyorum her söylenen çayın buharı gibi soluksuzca havada kayboluyor.Bunun bazen bir iliüzyon olduğunu sanmaktayım ya bazen,neyse.Uzun konuşmayacağım,yazsam da ne fayda ama gönülde razı değil susmaya aslında.Bakışın yoğunlaşacağı noktanın insan değil de sayılar olması işleri sarpa sarmakla kalmayıp,çözümsüzlük dinamosu gibi epey enerji çekiyor gelecekten. Bu ülkeden bir halt olmayacağını söyleyip dışsallaştırmak ne kadar doğru bilemem; bu olan biten insanı bitik ve umutsuzluğun çemberine öylesi yapıştırmakta ki bir köşede sessizce utanmaktan başka elimden gelir bir şey yok yaşananlara.
16 Haziran 2012 Cumartesi
Saatleri Patlatma Enstitisü
Kimi insanların zamanı kimilerinin de saatleri var.Hemde Savarovksi taşıyla bezeli olan, binlerce liralık.Saatler ve zaman arasındaki ilişkiyi düşünüyorum.Bir saate sahip olmanın zamanın akışı üzerindeki fonksiyonu ne olabilir ki?
Bu soruyu İsviçre'lilere sorsam ne derlerdi acaba ? Üstlerine yok dünyada saatler üretmekte.
Şöyle söylesem : Saatlere sahip olmak ayrı bir esaret pratik yaşam akışında.Randevular,mesailer,buluşmalar,yetişmeler,geç kalmalar oldukça aşındırmaya başlar bir yerden sonra.Bu da yetmez gibi temel ihtiyaçların köşelerini saatlerle çivilemeyi üstüne eklersek on iki sayı arasında on iki parçalı bir yaşamın içinde boğulmakla kalırız.Evrensel bir saate sahip olsa insanlar.O saatte biyolojik saat olsa.Kötü mü olurdu.İnsan vücudunun belirlediği bir saat. Belki o zaman saatlerin tahakkümü kırarız.Belli mi olur.? Tanpınar'a selam olsun.
13 Haziran 2012 Çarşamba
Uzak Kaderler İçin
Bir gün bir yağmurla garip garip
-Çoluğu çocuğu terk edeceğim-
Bir sevgiyle dolmayacak kalbim,anladım
Alıp başımı gideceğim.
Asır yirminci asırdır, amenna
Bir yanımda sevgilerim,bir yanımda sancım
Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi
Uzaklar daha uzaklaşır
Bir define çıkarır gibi kayalardan,Ademden beri
Sımsıcak sevgilere muhtacım
Bir gün alıp başımı gideceğim
-Yıldızlar ışısın,yollar üşüsün,yollar...-
Belimi bir ılık şal sarsın,mavi
Hüzünlü bir serancamın ardından,şarkısız
Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin
Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında
Kendi kendine çekilemez oluyor ömrüm
Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde
Diyarı gurbette kanlı bir aşk
Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde
En uzak beyazlar,
En yakın ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
İçip içip ağlasam...
Turgut Uyar - Büyük Saat
-Çoluğu çocuğu terk edeceğim-
Bir sevgiyle dolmayacak kalbim,anladım
Alıp başımı gideceğim.
Asır yirminci asırdır, amenna
Bir yanımda sevgilerim,bir yanımda sancım
Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi
Uzaklar daha uzaklaşır
Bir define çıkarır gibi kayalardan,Ademden beri
Sımsıcak sevgilere muhtacım
Bir gün alıp başımı gideceğim
-Yıldızlar ışısın,yollar üşüsün,yollar...-
Belimi bir ılık şal sarsın,mavi
Hüzünlü bir serancamın ardından,şarkısız
Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin
Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında
Kendi kendine çekilemez oluyor ömrüm
Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde
Diyarı gurbette kanlı bir aşk
Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde
En uzak beyazlar,
En yakın ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
İçip içip ağlasam...
Turgut Uyar - Büyük Saat
11 Haziran 2012 Pazartesi
10 Haziran 2012 Pazar
Pazar Sıkıntısına
En çabuk öğrendiğimiz duygu özlemek mi?
Sanem Altan
Çıngıraklı bir rüzgar gülü asılı kapıda…
Rüzgar her estiğinde şıkırdıyor…
O ses her defasında rüzgarla beraber hayatımıza karışıyor.
Rüzgarın ne zaman eseceğini, hangi rüzgarın onu kıpırdatacağını bilmiyorum.
Tıpkı duygular gibi…
Her olayda, her rüzgarda farklı bir şekilde ama hep aynı etkili şıkırtıyla karışıyorlar hayatımıza.
Duygularımızın sesini ne zaman, nasıl duyacağımızı bilmiyoruz.
Bazen acı veriyorlar, bazen gülümsetiyorlar, bazen umutlandırıyorlar, bazense sadece ince bir sızı bırakıyorlar.
Hep merak ediyorum…
Nasıl oluşuyor duygularımız?
***
Bütün ruhumuzu ne zaman, nasıl sarıyorlar?
Birbirlerinin içlerine nasıl saklanıyorlar?.
Bizi nasıl yönetiyorlar?
Hangisi reisleri?
Hangisi en çelimsizi?
Hangisini en hızlı fark ediyoruz?
Hangisin belki farkına bile varmıyoruz?
Kim kimi yönetiyor, onlar mı bizi, biz mi onları?
***
Geçen gün sabahın erken bir saatinde Leyla’yla sabah yürüyüşüne çıktık.
Leyla beş yaşında.
Bana hiç beklemediğim bir anda ‘anne ben özledim’ dedi.
Uzun uzun sohbet ettik sonra…
Sonra bir süre sessiz yürüdük.
O uzakta gördüğü köpeklerin yanına gitti, ben onu izledim…
Özlemeyi nasıl bu kadar iyi biliyor diye merak ettim.
En çabuk öğrendiğimiz duygu özlemek mi diye düşündüm.
Beş yaşında bir çocuk bu duyguyu nasıl bu kadar iyi anlatabiliyordu…
***
Rüzgarda ilk şıkırdayan duygu özlemek sanırım.
Özlemeyi belki de en iyi çocuklarda gözlemliyor insan…
Çocuklara bakmanız yeterli aslında…
Kızgınlıkları kızgınlık değil, sevgileri şartlı değil, üzüntüleri geçici, öfkeleri komik…
Ama özlemeleri…
Özlemek başka duygulara benzemeyen bir şekilde çocukların içinde de kendini güçlü bir biçimde hissettiriyor.
Çocuklar da sizin gibi benim gibi özlüyor.
***
Özlemek…
Benim en sevdiğim duygudur…
Özledin mi pek çok şey olursun çünkü…
Özledin mi seviyorsun demektir
Özledin mi öfkelenirsin ayrılığa…
Özledin mi kıskanırsın sevdiğini…
Özledin mi beklemeyi de, sabretmeyi de öğrenirsin…
Özledin mi kavuşmayı da bilirsin...
Özledin mi yaşıyorsun demektir.
Ama sanırım özlemenin en çarpıcı tarafı, bazen hiç tanımadığımız, bazen de özlemek için yeterince tanımadığımız birini de özlüyor olabilmemiz.
***
Nasıl usul usul sokulur ruhumuza o sızı…
Başka hiçbir duyguya benzemeyen bir hali vardır özlemenin…
Bir bütünden bahseder gibi bahsederiz ondan ‘özlüyorum.’
Sürekli ve tekdüze gibi…
Oysa ki nasıl başladığını hiç bilemezsin, sadece bir anda nefessiz bırakacak kadar acı verir, o anda anlarsın özlemenin nasıl bir şey olduğunu.
Ne rüyalar, ne hayatınız, ne başka şeyler içimizdeki o gizli esrarın ipucunu vermez.
En güvenli anınızda, belki küçücük bir işaret içinizdeki özlemin fitilini ateşler…
O an yanınızda olmayan birinin sadece sesini duymak için kıvranırsınız.
Özlemek, o yakıcı istek, her şeyin önem sırasını değiştirir…
Leyla için bile…
Bazen bir çocuğu bile dondurmayla kandıramazsın...
O, özlediği insanın sıcaklığını ister.
Rüzgar her estiğinde şıkırdıyor…
O ses her defasında rüzgarla beraber hayatımıza karışıyor.
Rüzgarın ne zaman eseceğini, hangi rüzgarın onu kıpırdatacağını bilmiyorum.
Tıpkı duygular gibi…
Her olayda, her rüzgarda farklı bir şekilde ama hep aynı etkili şıkırtıyla karışıyorlar hayatımıza.
Duygularımızın sesini ne zaman, nasıl duyacağımızı bilmiyoruz.
Bazen acı veriyorlar, bazen gülümsetiyorlar, bazen umutlandırıyorlar, bazense sadece ince bir sızı bırakıyorlar.
Hep merak ediyorum…
Nasıl oluşuyor duygularımız?
Bütün ruhumuzu ne zaman, nasıl sarıyorlar?
Birbirlerinin içlerine nasıl saklanıyorlar?.
Bizi nasıl yönetiyorlar?
Hangisi reisleri?
Hangisi en çelimsizi?
Hangisini en hızlı fark ediyoruz?
Hangisin belki farkına bile varmıyoruz?
Kim kimi yönetiyor, onlar mı bizi, biz mi onları?
Geçen gün sabahın erken bir saatinde Leyla’yla sabah yürüyüşüne çıktık.
Leyla beş yaşında.
Bana hiç beklemediğim bir anda ‘anne ben özledim’ dedi.
Uzun uzun sohbet ettik sonra…
Sonra bir süre sessiz yürüdük.
O uzakta gördüğü köpeklerin yanına gitti, ben onu izledim…
Özlemeyi nasıl bu kadar iyi biliyor diye merak ettim.
En çabuk öğrendiğimiz duygu özlemek mi diye düşündüm.
Beş yaşında bir çocuk bu duyguyu nasıl bu kadar iyi anlatabiliyordu…
Rüzgarda ilk şıkırdayan duygu özlemek sanırım.
Özlemeyi belki de en iyi çocuklarda gözlemliyor insan…
Çocuklara bakmanız yeterli aslında…
Kızgınlıkları kızgınlık değil, sevgileri şartlı değil, üzüntüleri geçici, öfkeleri komik…
Ama özlemeleri…
Özlemek başka duygulara benzemeyen bir şekilde çocukların içinde de kendini güçlü bir biçimde hissettiriyor.
Çocuklar da sizin gibi benim gibi özlüyor.
Özlemek…
Benim en sevdiğim duygudur…
Özledin mi pek çok şey olursun çünkü…
Özledin mi seviyorsun demektir
Özledin mi öfkelenirsin ayrılığa…
Özledin mi kıskanırsın sevdiğini…
Özledin mi beklemeyi de, sabretmeyi de öğrenirsin…
Özledin mi kavuşmayı da bilirsin...
Özledin mi yaşıyorsun demektir.
Ama sanırım özlemenin en çarpıcı tarafı, bazen hiç tanımadığımız, bazen de özlemek için yeterince tanımadığımız birini de özlüyor olabilmemiz.
Nasıl usul usul sokulur ruhumuza o sızı…
Başka hiçbir duyguya benzemeyen bir hali vardır özlemenin…
Bir bütünden bahseder gibi bahsederiz ondan ‘özlüyorum.’
Sürekli ve tekdüze gibi…
Oysa ki nasıl başladığını hiç bilemezsin, sadece bir anda nefessiz bırakacak kadar acı verir, o anda anlarsın özlemenin nasıl bir şey olduğunu.
Ne rüyalar, ne hayatınız, ne başka şeyler içimizdeki o gizli esrarın ipucunu vermez.
En güvenli anınızda, belki küçücük bir işaret içinizdeki özlemin fitilini ateşler…
O an yanınızda olmayan birinin sadece sesini duymak için kıvranırsınız.
Özlemek, o yakıcı istek, her şeyin önem sırasını değiştirir…
Leyla için bile…
Bazen bir çocuğu bile dondurmayla kandıramazsın...
O, özlediği insanın sıcaklığını ister.
Yazılarını dikkatle takip ettiğim Vatan gazetesi yazarıdır Sanem Altan.Onu ilk önce futbol yazarken tanımıştım; üstelik çoğu erkekten daha fazla futboldan anladığını söylemeliyim; ardından politika ve yaşam konusunda kadın duyarlılığını da aşan özel yazılar yazmaya başladı.Gündemden ve hayattan sıkılınca Sevgili Sanem Altan'ın içten yaklaşımlarıyla duyarlı ve kaliteli yazılarını okumayı önerebilirim.Açık konuşmak gerekirse rüzgarlı havalarda,sahildeyken benzer duyumsamalarda bende benzer duygu silsilelerini anımsıyorum. Gerçekten iyi geliyor bu yazılar.Hele de böylesi kirli bir gündem ve durağan yaşantımızda,özellikle de nemli sıkıcı bir pazar günü, bizi yazmaktan soğutan onca şey varken onun yazıyor olması bize umudun inatla yaşama entegre oluşu somutluyor.
6 Haziran 2012 Çarşamba
Yavaş Yavaş Yavaş (*)
Hatırladığım kadarıyla 6 Haziran Dünya Çevre Günüdür.Bu türden doğa ve çevre ile ilgili günlerde neden bilmem kendimi biraz daralmış hissederim.İnsanlığın varoluşundan bu yana geçirdiği gelişim içerisinde onu taşıyan en büyük bileşendir doğa.Tüm canlılar için vazgeçilmez iki kavramdır doğa ve çevre.Sosyolojik evrim içindeki ilk iki evre;toplayıcı komünal dönem ve tarım toplumu süreçleridir.Buradaki temel dokuda doğanın yeri son derece büyük.Yaşamın devamı için tamamen bağımlı bulunulan bir değer.Gelinen temel noktalar endişe edici davranışlarımızı tetikler nitelikte aslında.Bu iki sosyolojik dönemin ardından insanlık makine yapmaya ve bunun yakıtını doğadan tüketmeye başlayınca aradaki organik dengelerde birtakım sallantılar meydana geldi.Artık fosil yakıtların kalan ömürlerini raftaki ürünler gibi biliyoruz.Temel sayıltıların özünde tamamen kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı yan etkiler var.Üretimin sürekliliği ve kar güdüsüyle doğayı sonu olmayan bir kaynak gibi görme arzusu şu an yaşanılan zamanın sonunda neler olacağı konusunda fikirler veriyor.İnsanların tüm uyanışlarına karşın polis yardımıyla devlet doğa tahribatına aralıksız devam etmekte.Kaz dağlarında siyanürlü altın arama çalışmaları,termik santrallerin Yatağan'da yarattığı hava kirliliği - Yatağan'dan geçerken dumandan şehri bile görememiştim birkaç yıl önce - Doğu Karadeniz'deki muhteşem coğrafyadaki derelerin üzerine kurulması planlanan hidroelektrik santralleri,Sinop ve Mersin'e düşünülen nükleer santral vd..Sayısız örnek var ,aklıma gelenler bunlar.Bolivya gibi Latin Amerika ülkelerinde doğayla dost anayasalar yapılırken insan düşünmeden edemiyor.Samsun'da yaşarken 170 km. batımızda nükleer santral olacağını bilmek beni son derece ürkütüyor.Sinop,Karadeniz'de denize girmeye uygun koylara sahip ender yerlerden coğrafya gereği.Dağlık olduğundan fazla trafiği olmayan ancak doğası,denizi,ormanlarıyla,doğal limanıyla harika bir değere sahip şehirlerimizden.Bilmiyorum,soğutma suyunu Sinop'tan alacak bir nükleer santral hayatımızı nasıl etkiler.
Kaygılı bir halde düşünürken insanların davranış karakterleri de beni son derece üzmekte.Nitekim askerde iken konuşulan asli konulardan en önemlisi araba sahibi olmaktı.Araba kullanmayı sevmeyen biri olarak oradaki insanların araba hayranlıkları,bununla ilgili konuşmaları bana itici geliyordu.Ankara trafiğinde araba kullanmak eziyet olsa da modeller,jantlar,renkler herkesin konuşma konusuydu.Ben bu konuya;neden hiç kimse bisiklet ya da elektrikli araçlar almak gibi bir hayaliniz yok deyince tuhaf tuhaf baktıklarını hatırlıyorum.Trafik keşmekeşinde,egzoz dumanı soluyarak,camları açıp arabesk/rap dinleyerek kendilerine enteresan bir çerçeve çizmişlerdi.Oysa bisiklet gibi çevreyi kirletmeyen,fosil yakıt kullanmayan,vergisiz,spor yapma olanağı sunan alternatifleri bilemem neden kimse düşünmüyor.Dedim ya endişeden bol bir şey yok.Bizden sonra dünyayı emanet edeceğimiz insanlara havası kirli,asit yağmurlu,radyasyonlu,yeşil alanı kalmayan beton bloklarla dolu bir çevre mi bırakacağız ? Hiç mi temiz alternatif enerji kaynaklarına eğilim olmayacak ? Sorular sorular işte.Çok uzun bir konu burada kısaltıyorum.
Üstteki klibi iki açıdan ele alayım.İlki Redd ülke şartlarında çok değer verdiğim bir müzik üretimiyle çoğunluğun saçmalıklarından kendini sıyıran aklı başında,entellektüel,müzikal alt yapıya hakim ender oluşumlardan biri.Yıllardır büyük bir zevkle dinlemekteyim şarkılarını.İkincisi; son kliplerinde doğaya saygı bağlamında bir video çekmişler.Gidişatı sorgulayan bir nitelikte olmasıyla beni yine son derece memnun ettiler.Yavaç yavaş yavaş da olsa iyiye,yaşanabilir,temiz,doğayla barışık bir insanlık ümidiyle...
(*)Redd'in bir parçası
31 Mayıs 2012 Perşembe
Ulak Çehov
"Sizlere bir iyi bir de kötü haberim var.İyi haber; henüz ölmedik, kötü haber ise hala hayattayız." Anton Çehov
29 Mayıs 2012 Salı
Ben/Deniz Bir Devam Filmi
Döndüğüm günden bu yana Samsun'da hava ısınmadı ve rüzgardan,yağmurdan, buluttan bir türlü kurtulamadı.Buradan yoksun geçen zamanlar içinde en çok özlem duyduğum şey sahile inmekti.Deniz kenarında kumlar üzerinde dalga sesleriyle - ki burada çok dalga olur - yosun ve tuz kokularıyla,sağım ve solumda kalan Samsun parçalarıyla kendimi bir çeşit meditasyon içinde bulduğum zamanlar benzersiz bir parçalardır günüm içerisinde.Yalnız başıma gittiğimde ulaşılmaz gördüğüm ufuk çizgisi,özellikle de geceleri o ürpertici karanlık ile rüzgarın ele ele verip ruhumu temizliyormuşcasına giriştikleri tılsımlı birliktelikleri.Bazen de açıkta avlanmaya çıkan gemilerin ışıkları ki hiçlik aleminde yolunu şaşıran ateş böcekleri gibi bir görünüp bir kaybolurlar.Tüm bunları o aradan sonra yeniden yaşamanın verdiği tatlı sert sarhoşluk ne kadar da kıymetli.Sert rüzgara karşın elime bira alıp o uçsuz karanlığa bakarak,rüzgarın yarenliğinde,tuz ve yosun kokusunun ferahlığıyla kendimi ters yüz ettim desem yeri.Belki de anlamsız hayatımda tek sığınak.Düşünceler,tasarılar,azalan arkadaşlarım,hayatımdaki boş insanlar,tanımadığım gereksiz insanlar,gelecek kaygısı,ele ele gezmeyi marifet sanan özenti aşıklar,denize bakan lüks evlerde oturan burjuvazi...Hepsini bir kazana koyup buhar olana kadar kaynatmak.Veya onlara arkamı dönüp yosun kokusuyla maltı harman edip o karanlık sularda benliğimi tarumar etmek.Onlarla savaşmak bile yakınlaşmak ya,evet.Arkamı dönüp karanlık sudaki beyaz dalga köpüklerinin içine saklanmak.Anlamı yitik arka plandan suya,hayatın başlangıcına dönmek.Ne kadar varız.Ne kadar başarılıyız.Ne kadar yol aldık bilmeden.
Az önce sahilden eve gelirken uzun uzadıya düşündüm.5 aylık sürede yaşadıklarımı,kırgınlıklarımı,bunaltılarımı,hayallerimi,hayatımı...Herakleitos, Kırık Taşlar'da derdi; "Aynı nehre girdiğimizde biziz,değiliz." Aslında hayatın sürekli bir akış ve devinim içinde yol alırken saliselerin bile birbirinden ne kadar farklı olduklarını söyleme çalışıyor.Maddenin durağansızlığı,yaşamın sonsuz akımı.Geriye dönüp bakıyorum,beş ay geçiyor,zaman sürükleniyor,insanlar savruluyor.Ben bu kadar zamandan sonra sahile indiğimde yine tüm duyumsamalarımla baş başa kalıyorum.Sanki Aralık ayında bıraktığım beni, sahildeki kumlardan çıkarıp üzerime yeniden giyiyorum.Aradaki farkı bir türlü göremeden.Hayat sallaya sallaya akarken ben bir köhne asma köprü gibi altımdan geçen suya bakıyorum.Sanki bu olanlar okuduğum felsefe kitaplarına inat olsun diye başıma geliyor diye düşünmeye bile başlıyorum bir yerden sonra.
Ve arkasından yine gözlerimi dikiyorum karanlık sulara.Aklıma Pink Floyd'un High Hopes klibinde arabasının yanında tepeden uzaklara bakan adam geliyor.Aynı donuklukta,kıvrana kıvrana,dalgalara bakıyorum.
Ve bir şişe bekliyorum o dalgalardan ayaklarımın yanına bırakacağı.Bir dosttan,bir sevgiliden,bir candan.Şöyle yazacak.Seni görüyorum; sadece bakmaya devam görmek için,arkanda süregiden insan sürüsünü o sahile yaklaştırmadan.
Ancak ne yaparsan olmuyor yine bazen...
Benliğimin PriMadonnasına
Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sını birkaç gün önce bitirdim.Okumaya devam ederken,bitirdikten sonra arkasından bir şeyler karalamak şeklindeki tasarılarım,kitabının sonunu getirmem ile tam bir zorunluluğa evrildi aslında.Uzun zamandır haberim olmasına rağmen kitabı elimde nedendir bu kadar beklettiğime hala bir anlam veremiyorum.Dili,üslubu,akıcılığı,merkez karakterinin son derece naif ve bir o kadar da derin iç dünyası,40'lı yıllardaki gerek Almanya gerek Türkiye şartlarını son derece başarıyla aktarmış oluşu temelde aklıma gelen önemli meziyetleri.Sevgili Tarık Tufan, Kafa Dengi programında - uzun zaman oldu söyleyeli - ne zaman hayattan ve insanlardan bezgin bir hale gelse ilaç olarak hemen ulaşmak istediği iki kitap var.Bunlar; Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı ve Sabahattin Ali'den Kürk Mantolu Madonna'sı.Yeraltından Notları çok önceden okuduğum için Kürk Mantolu Madonna'yı görmemek olmazdı.Kitap bittikten sonra Tarık Tufan'ın son derece haklı olduğunu söylesem yeridir.Gerçi iki kitabı karşılaştırmak ne kadar doğru bilmem; ama aradaki ortak yan bir insanın iç dünyasının,duygularının,hareket mekanizmalarının bu kadar samimi ve gerçekçi anlatılış biçimi.Ayrıca karakterlerinin son derece yalnız,naif yapılı ve anti-kahraman özellikleri.Yazarın değer derecesini gösteren önemli parametreler bunlar kanımca.
Kürk Mantolu Madonna'da Raif Efendi'nin yıllar önce birgün içinde neredeyse on yıllık bir zamanı hatıra defterine bir günde yazmasıyla, hayata olan duruşu,salt aşka olan inancı,bir kadını mutlu edebilmek için girdiği umarsız zorluklar,kendi içindeki saf çelişkiler ve yaşadıklarının onu hayatında savurduğu zıt noktalar.Tüm bu özellikleri harika bir anlatımla okumak harika bir haz.
"Bu akşam anladım ki,bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla bağlanabiliyormuş." Belki biraz yüzeysel bir cümle gibi durabilir;ancak hayatta çok yalnız ve kapalı bir iç dünyaya sahip insanın hayatı bir tabloya bakınca,üstelik tablodaki kadınla tanışınca çok çok farklı bir anlama bürünür.Maria Puder'den önce yaşamadığını dahi itiraf edecek kadar hayata bağlanan bir aşk Raif Beyi adeta evrenin en mutlu insanı yapar.Ta ki babası öldüğünde cenaze için Türkiye'ye dönmemeyi bile Kürk Mantolu Madonnası hasta bırakmamak adına aklından çokça geçirir.Aslına bakılırsa yer yüzünden silinmeye yüz tutan bir erdemin sembolü olsa gerek Raif Bey.Sevdiği kadın için bu derece naif ve duygu yüklü olup, salt Madonna'sı için nefes alabilen kocaman bir yürek.Günümüzü düşününce ne kadar da dejenere insan ilişkileri içinde bu hikayeyi okumak insanı fazla temiz havanın çarpması gibi derinden etkiliyor.Zaman zaman Raif Bey kadar olmasa da harikulade davrandığım,dünyamın odağına koyduğum kadınların yaşatmış oldukları tuhaf yaşantıları düşündükçe pek de iyi bir noktaya gitmiyor oluşumuzu göstermekte.Emeğin yabancılaşması gibi insanın da özüne yabancılaşması.Belki de ne istediğini bilememenin getirdiği sarhoş bir oburluk,neyse.
Her şeyin ötesinde bu kadar değerli bir yazarın 41 yaşında faili meçhul bir cinayete kurban gitmesi de ayrı bir trajedi zaten.Sabahattin Ali 1948 de ülkemizin ilk siyasi faili meçhul cinayetine kurban gitmiştir Kırklareli ormanlarında.Böylesi değerli bir yazarın daha fazla yaşayıp bizi daha nice Raif Bey ile tanıştırması çok isterdim.
26 Mayıs 2012 Cumartesi
Zamanımızın Bir Josef K.'sı
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1088918&Yazar=OZGUR-MUMCU&CategoryID=98
Üstte alıntıladığım link Radikal yazarı sevgili Özgür Mumcu'nun Cihan Kırmızıgül ile yaptığı röportajdan alınma.Bir süredir gündemde olan adıyla bildiğimiz poşu davasının belki de en dertleri tarafı.Cihan Kırmızıgül'ün başına gelenleri yazmayacağım, herkesçe malum.Birkaç gündür kafama takılan bir öykü bu.Olayın başladığı tarihte Galatasaray Üniversitesinde okurken kendini birden bire 25 aylık bir tutukluluk sürecinin içinde bulan genç bir insan.20'li yaşlarda üniversitede okurken böyle bir duruma dönüşmenin insan benliğinde yaratabileceği tramvadır gözle görülmesi gereken.Ne zaman özgür olacağını bilemeden, hemen çıkarsın yorumları içinde,mahkemede sürekli değişen ifadelerle kesin konumunu netleştiremeyen yersiz bir tayfun.Üstelik davanın devam ederken çıkan yeni kararlarda geleceğe umutla bakmak isteyen bir genç insanın geleceğini tuzla buz etmeye son derece yeterliler.Henüz, empati yapmadan bile insan beynini neredeyse felç edecek yaşanımlar.
Bu süreci okurken aklıma -benim için yeri ayrıdır- değerli yazar Franz Kafka'nın Dava adlı romanı geldi.Orada da Josef K. bir gün uyandığında bir davadan suçlu bulunduğunu öğrenir ve böylece bir tür anlamlandırılamayan hukuk sarmalının içinde bulur kendini.Romanda asıl sorulan soru ise;hukuk ile adalet arasında uzayıp kısalan yolun insan bilincinde yarattığı etkidir.Bireyin hukuk karşısındaki konumu ve gerçeklik ile hukukun birbirini nasıl etkilediğidir.Tabiki bu kavramların arasında sıkışan,yorulan bir insan vardır, Josef K.Öyle ki, yaşadığımız çağı odağa aldığımız takdirde "hukuk" kavramı epey hacimli bir alan kaplıyor.İnsanlığın tarihiyle aynı anda evrilen ve en az insanlık kadar tarihi olan konulardan birisidir bu kavram.Zamanımız içinse son derece elzem ve önemli bir konumda.Öyle ki bir devlet kendini öncelikle hukuk devleti olmakla tanımlıyor.Bu da insanlık uygarlığı içinde zirveye ulaşmak,medeniyet göstergelerinden biri olarak ön plana çıkan parametrelerdir öne çıkan.Hedefimiz ise hukuk ve adaletin kol kola gezdiği,vicdan giysini giyen bir hukuksal ruhun bu topraklarda özgürce dolaşabilmesidir.Böyle olduğu takdirde hukuka olan güven ile geleceğe daha parlak bakarken,Cihan, Josef K, gibi tüm karakterlerin bu türden bunalımlar içinde olmadığı,ferah ve huzur içinde yaşamını devam ettireceği en değerli iskeleti elde etmiş olacağız.Onun için doğru hukuka sonuna kadar destek vermek en temel görevlerden biri olsun.
Üstte alıntıladığım link Radikal yazarı sevgili Özgür Mumcu'nun Cihan Kırmızıgül ile yaptığı röportajdan alınma.Bir süredir gündemde olan adıyla bildiğimiz poşu davasının belki de en dertleri tarafı.Cihan Kırmızıgül'ün başına gelenleri yazmayacağım, herkesçe malum.Birkaç gündür kafama takılan bir öykü bu.Olayın başladığı tarihte Galatasaray Üniversitesinde okurken kendini birden bire 25 aylık bir tutukluluk sürecinin içinde bulan genç bir insan.20'li yaşlarda üniversitede okurken böyle bir duruma dönüşmenin insan benliğinde yaratabileceği tramvadır gözle görülmesi gereken.Ne zaman özgür olacağını bilemeden, hemen çıkarsın yorumları içinde,mahkemede sürekli değişen ifadelerle kesin konumunu netleştiremeyen yersiz bir tayfun.Üstelik davanın devam ederken çıkan yeni kararlarda geleceğe umutla bakmak isteyen bir genç insanın geleceğini tuzla buz etmeye son derece yeterliler.Henüz, empati yapmadan bile insan beynini neredeyse felç edecek yaşanımlar.
Bu süreci okurken aklıma -benim için yeri ayrıdır- değerli yazar Franz Kafka'nın Dava adlı romanı geldi.Orada da Josef K. bir gün uyandığında bir davadan suçlu bulunduğunu öğrenir ve böylece bir tür anlamlandırılamayan hukuk sarmalının içinde bulur kendini.Romanda asıl sorulan soru ise;hukuk ile adalet arasında uzayıp kısalan yolun insan bilincinde yarattığı etkidir.Bireyin hukuk karşısındaki konumu ve gerçeklik ile hukukun birbirini nasıl etkilediğidir.Tabiki bu kavramların arasında sıkışan,yorulan bir insan vardır, Josef K.Öyle ki, yaşadığımız çağı odağa aldığımız takdirde "hukuk" kavramı epey hacimli bir alan kaplıyor.İnsanlığın tarihiyle aynı anda evrilen ve en az insanlık kadar tarihi olan konulardan birisidir bu kavram.Zamanımız içinse son derece elzem ve önemli bir konumda.Öyle ki bir devlet kendini öncelikle hukuk devleti olmakla tanımlıyor.Bu da insanlık uygarlığı içinde zirveye ulaşmak,medeniyet göstergelerinden biri olarak ön plana çıkan parametrelerdir öne çıkan.Hedefimiz ise hukuk ve adaletin kol kola gezdiği,vicdan giysini giyen bir hukuksal ruhun bu topraklarda özgürce dolaşabilmesidir.Böyle olduğu takdirde hukuka olan güven ile geleceğe daha parlak bakarken,Cihan, Josef K, gibi tüm karakterlerin bu türden bunalımlar içinde olmadığı,ferah ve huzur içinde yaşamını devam ettireceği en değerli iskeleti elde etmiş olacağız.Onun için doğru hukuka sonuna kadar destek vermek en temel görevlerden biri olsun.
23 Mayıs 2012 Çarşamba
Kısa Boylu Göbekli Bir Adam
Beş aylık bir aranın arkasından evimden bir şeyler yazmanın zamanı geldi sanırım.Aslında bu beş aylık sürede yaşananlar ile ilgili yazmak bana pek çekici gelmiyor ama yinede bir girizgah yapmak ve de arada neler olduğunu anlatabilmek için faydalı olduğu kanısındayım.Bu yazıya da sevgili Emilia'nın güzel hislerini ve enerjisini arkama alarak başlamak istiyorum.
Öncelikle belirtme gereği duyduğum hususlar var.Askerlik denen olay erkeklerin hayatlarında bire on beş katarak anlattıkları,övünmeyle birazda, açık olalım, abartıyla süre giden muhabbet etmeleri için son derece uygun bir ortamın hazırlayıcısıdır.Bunları söylememdeki amaç; tam anlamıyla bütünsel bir askerlik yapmamış olmam ve de konuyu uzun anlatırsam, bunun bir askerlik muhabetinden çok gözlemlediğim konulardan ibaret oluşudur.Neyse devam edelim.
Aralık ayının ortasından başlayarak gelişen süreç içerisinde öncelik ile Manisa Alaşehir 'de bulunduğum bir on yedi günlük bir dönem var.Aslına bakılırsa olayın biraz da şoku içinde çok fazla anlam veremediğim,alışamadığım insan tipleriyle yaklaşık 1600 kişinin bir arada bulunduğu bir yerdeydim.Dürüst olmak gerekirse Alaşehir için çok fazla şey söylemek istemem, zira hatırlamayı pek sevmiyorum orasını.Hayatımda yaşadığım en sefil on yedi gündü.Örneğin bir hafta banyo yapamamanın ne demek olduğunu fark ettim.Hep mi kötüydü diye soran olursa; aynı koğuşta kaldığımız elli beş kısa dönem arkadaş vardı.Onlardan da on beş tanesiyle gayet samimi ve güzel zamanlar geçirdik.Bence Alaşehir'in tek kazanımı bu olsa gerek.
Arkasından yılbaşı gecesi Ankara'ya asıl yere gelmiş olduk.K.K Lojistik Komutanlığı'na.İlk gittiğimde pek anlam verememiştim.Ankara'nın orta yerinde Samsun- Konya yolu üzerinde bir kışlaydı burası.Kolordu dersek daha doğru olur.Çünkü başında bir korgeneral vardı.Sanırım ilk gidişin getirdiği bir bocalama hali olsa gerek.Tek üzüntüm Alaşehir'de tanıştığım arkadaşlarımdan sadece birisi ile yola devam edecektim.Zira büyük çoğunluğu Ankara olmak üzere farklı yerlere dağılmıştık.Bir de yılbaşı akşamı orada olmam ve insanların 10'dan geriye doğru saydıkları dakikalarda ben karanlığa boş boş bakıyordum.Hafta başı olunca asıl görev yerimiz olan Ulus'taki tren garına gittik.Sabahları saat yedide servise binip gara,akşamları da beş-altı arasında da lojistik'e geri dönüyorduk.İlk başta dedim, bu tam bir memurluğa benziyor.İlk gittiğimiz gün başımızdaki albay ile tanıştık.Bizim garda yapacağımız görevimizi tanımladı.Albayın bizden öncelikle istediği 8. sınıfa giden kızına ders vermemizdi.Ben Fen Bilgisi, diğer arkadaşım Sezai'de Matematik dersi verecekti.Onun dışında bizden askerlik anlamında özel bir isteği yoktu.Bunun yanında birim üzerinde resmi yazışmalarla da ilgilenirsek çok daha iyi olacağını söyledi.Bunları duyunca gerçekten çok şanslı olduğumuzu anladım.Koskoca albay kızı için iki adet öğretmen ayarlamıştı.Bunlardan biri de bendim.Üstelik bulunduğumuz yer de tren garıydı.Beş gün mesai saatlerinde dışarıdaydık.Sivil insanlarla beraberdik sürekli.Ondan dolayı yeşil renge karşı fazla bir antipati geliştirmedim diyebilirim (smile ) Üstelik tam bir askerlik sayılmazdı bu durum.Lojistik'teki kısa dönem arkadaşlarım atış yaparken, biz atış bile yapmamıştık.Bundan gocunduğum filan da yok hani.Bir tek kurşun sıkmadan askerliği bitirmek benim için çok daha güzeldi.Zira silahlarla aram pek iyi değildir.Zaten tren garında silah mı kullanacağız, onun için atış yapmayan kısa dönemler olarak iyi derece de makara konusu olmuştuk.Rahatsız mıyım, hiç de değil.
İlk günlerde vagon tiplerini öğrenerek geçirdik.Hangi malzeme hangi vagonla taşınır, gibilerinden.Aslında derslerin başlamasına az süre kala bunları öğrenmek iyiydi, çünkü zaman oyalanarak geçer.Arkasından dersler başladı ve zamanda akmaya devam etti.Benim için iyi yanı hem zaman hemde mesleki anlamda faydası oldu derslerin.Aktifliğimi korumuş oldum ve sınava bir öğrenci hazırladım.İyi yanlarından biri de hafta sonu izinlerimiz iki gündü.Bu da ayda 8 gün dışarıda olma hakkı tanır.Lojistik'teki kısa dönem arkadaşlarım ayda 2 kez dışarı çıktıkları düşünülürse buradan da bir bonus yakalamışız laf arasında(smile).Ben tabii bu hakkın da anasını ağlattım.O da şöyle: Tüm izin günlerinde,buna kar yağdığı zamanlarda dahil, hiç boş geçmedim.Tüm izinleri kullanarak zamanın belli kısmını başarıyla erittim diyebilirim.Durumun bir de farklı yüzüyle tanıştırmak isterim.O da şu: Ben Ankara'da daha önce yaşamıştım ve Ankara'yı iyi tanıyan ve bilen birisiyim.Hafta sonlarında da daha önce gittiğim yerlere,sevdiğim mekanlara, tanıdığım insanlara gidiyordum.Ancak akşam olduğunda Öveçler'deki evime değil de lojistiğe gidecek olmamı anladığımda ise tam bir uçuruma yuvarlanış yaşıyordum.Özellikle Ümitköy ve Çankaya'dan Altındağ'a geçince yaşadığım travmayı anlatamam.Belki de bu değişkenlerden dolayı tam bir askerlik moduna girememiş olabilirim,zaten devrem Sezai'nin dediği gibi askerliği öğrenemeden askerliği bitirmişim ya,neyse.
Zihnimi kurcalayınca yazılabilecek son derece fazla konu bulunabilir.5ay az bir süre değil nereden bakılırsa.Bu süreçte çok zor zamanlarımda oldu;ancak ortalamaya baktığımızda çok daha iyi bir konumda ve şehirde bulunduğumu rahatlıkla ifade edebilirim.Gerek Ankara,gerek tren garı,gerek albay bana son derece uğurlu geldiler bu beş aylık zaman zarfında.Ankara temmuz ayında taşınmıştım Samsun'a ve Aralık ayında yeniden dönmüş oldum, bu bile enteresasan bir kombinasyonun tezahürü olsa gerek.Ben aslına bakılırsa bu geçen süreyi somutlama bağlamında kısa boylu göbekli bir adama benzetiyorum.Nedeni de şu.Samsundan çıkıp tekrar geri döndüğüm gün arkama baktığımda geçen zaman bana çok kısa geldi; ancak Ankara'daki beş ay nedendir bilmem beş aydan fazlaymış gibi bir iz bıraktı bende.Onun için bu kısa,göbekli adam cuk diye oturan bir sembol gibi bu süre için.Zaten askerde bizim gibi kısa dönemlere "poşet" dedikleri için bende böyle bir benzetim yapmış oldum geçirdiğim süreye kendi adımca.Başta belirttiğim gibi öyle anı anlamında çok fazla şey yaşamadım.Bunlar sadece gözlem ve arda kalanlar benim için.Çok fazla kişiyle yakın durmadım açıkçası.Akşamları genelde kısa dönem arkadaşlarımla geçirdiğim zamanlar daha değerliydi,zira konuştuklarımız havada kalmıyor ve ilerleyebiliyordu.Gerçekten enteresan kişiler de vardı.Bunu yazarken amacım küçük düşürmek değil -baştan belirteyim- muzu kabukla yiyen,kiviyi patates sanan insanlarda vardı.Hatta bir arkadaşım Gaziemir'de pisuvarda kafasını yıkayan adam bile görmüş.Biliyorum biraz çirkin ve absürd örnekler ama bunlarda bu ülkede yaşayan insan davranışları.Velhasıl bir beş ayın ardından yine yeniden buralardayım.Uzak kaldığım süreç gerçekten zorladığı zamanla kendini gösterdi.O anlarda burada yaşadıklarımızı,paylaştıklarımızı hatırladıkça biraz daha dayanma kudreti buldum kendimde.Bir nevi ağrı kesici gibiydi blogger'da,twitter'da yaptıklarımız,Emilia'nın,Nileud'un,Yasemin'in vd. yazdıkları.Bunları hatırladıkça ferahladım dersem abartmış olmam.Yeniden beraberiz ve daha da güzelleşecek her şey.
Öncelikle belirtme gereği duyduğum hususlar var.Askerlik denen olay erkeklerin hayatlarında bire on beş katarak anlattıkları,övünmeyle birazda, açık olalım, abartıyla süre giden muhabbet etmeleri için son derece uygun bir ortamın hazırlayıcısıdır.Bunları söylememdeki amaç; tam anlamıyla bütünsel bir askerlik yapmamış olmam ve de konuyu uzun anlatırsam, bunun bir askerlik muhabetinden çok gözlemlediğim konulardan ibaret oluşudur.Neyse devam edelim.
Aralık ayının ortasından başlayarak gelişen süreç içerisinde öncelik ile Manisa Alaşehir 'de bulunduğum bir on yedi günlük bir dönem var.Aslına bakılırsa olayın biraz da şoku içinde çok fazla anlam veremediğim,alışamadığım insan tipleriyle yaklaşık 1600 kişinin bir arada bulunduğu bir yerdeydim.Dürüst olmak gerekirse Alaşehir için çok fazla şey söylemek istemem, zira hatırlamayı pek sevmiyorum orasını.Hayatımda yaşadığım en sefil on yedi gündü.Örneğin bir hafta banyo yapamamanın ne demek olduğunu fark ettim.Hep mi kötüydü diye soran olursa; aynı koğuşta kaldığımız elli beş kısa dönem arkadaş vardı.Onlardan da on beş tanesiyle gayet samimi ve güzel zamanlar geçirdik.Bence Alaşehir'in tek kazanımı bu olsa gerek.
Arkasından yılbaşı gecesi Ankara'ya asıl yere gelmiş olduk.K.K Lojistik Komutanlığı'na.İlk gittiğimde pek anlam verememiştim.Ankara'nın orta yerinde Samsun- Konya yolu üzerinde bir kışlaydı burası.Kolordu dersek daha doğru olur.Çünkü başında bir korgeneral vardı.Sanırım ilk gidişin getirdiği bir bocalama hali olsa gerek.Tek üzüntüm Alaşehir'de tanıştığım arkadaşlarımdan sadece birisi ile yola devam edecektim.Zira büyük çoğunluğu Ankara olmak üzere farklı yerlere dağılmıştık.Bir de yılbaşı akşamı orada olmam ve insanların 10'dan geriye doğru saydıkları dakikalarda ben karanlığa boş boş bakıyordum.Hafta başı olunca asıl görev yerimiz olan Ulus'taki tren garına gittik.Sabahları saat yedide servise binip gara,akşamları da beş-altı arasında da lojistik'e geri dönüyorduk.İlk başta dedim, bu tam bir memurluğa benziyor.İlk gittiğimiz gün başımızdaki albay ile tanıştık.Bizim garda yapacağımız görevimizi tanımladı.Albayın bizden öncelikle istediği 8. sınıfa giden kızına ders vermemizdi.Ben Fen Bilgisi, diğer arkadaşım Sezai'de Matematik dersi verecekti.Onun dışında bizden askerlik anlamında özel bir isteği yoktu.Bunun yanında birim üzerinde resmi yazışmalarla da ilgilenirsek çok daha iyi olacağını söyledi.Bunları duyunca gerçekten çok şanslı olduğumuzu anladım.Koskoca albay kızı için iki adet öğretmen ayarlamıştı.Bunlardan biri de bendim.Üstelik bulunduğumuz yer de tren garıydı.Beş gün mesai saatlerinde dışarıdaydık.Sivil insanlarla beraberdik sürekli.Ondan dolayı yeşil renge karşı fazla bir antipati geliştirmedim diyebilirim (smile ) Üstelik tam bir askerlik sayılmazdı bu durum.Lojistik'teki kısa dönem arkadaşlarım atış yaparken, biz atış bile yapmamıştık.Bundan gocunduğum filan da yok hani.Bir tek kurşun sıkmadan askerliği bitirmek benim için çok daha güzeldi.Zira silahlarla aram pek iyi değildir.Zaten tren garında silah mı kullanacağız, onun için atış yapmayan kısa dönemler olarak iyi derece de makara konusu olmuştuk.Rahatsız mıyım, hiç de değil.
İlk günlerde vagon tiplerini öğrenerek geçirdik.Hangi malzeme hangi vagonla taşınır, gibilerinden.Aslında derslerin başlamasına az süre kala bunları öğrenmek iyiydi, çünkü zaman oyalanarak geçer.Arkasından dersler başladı ve zamanda akmaya devam etti.Benim için iyi yanı hem zaman hemde mesleki anlamda faydası oldu derslerin.Aktifliğimi korumuş oldum ve sınava bir öğrenci hazırladım.İyi yanlarından biri de hafta sonu izinlerimiz iki gündü.Bu da ayda 8 gün dışarıda olma hakkı tanır.Lojistik'teki kısa dönem arkadaşlarım ayda 2 kez dışarı çıktıkları düşünülürse buradan da bir bonus yakalamışız laf arasında(smile).Ben tabii bu hakkın da anasını ağlattım.O da şöyle: Tüm izin günlerinde,buna kar yağdığı zamanlarda dahil, hiç boş geçmedim.Tüm izinleri kullanarak zamanın belli kısmını başarıyla erittim diyebilirim.Durumun bir de farklı yüzüyle tanıştırmak isterim.O da şu: Ben Ankara'da daha önce yaşamıştım ve Ankara'yı iyi tanıyan ve bilen birisiyim.Hafta sonlarında da daha önce gittiğim yerlere,sevdiğim mekanlara, tanıdığım insanlara gidiyordum.Ancak akşam olduğunda Öveçler'deki evime değil de lojistiğe gidecek olmamı anladığımda ise tam bir uçuruma yuvarlanış yaşıyordum.Özellikle Ümitköy ve Çankaya'dan Altındağ'a geçince yaşadığım travmayı anlatamam.Belki de bu değişkenlerden dolayı tam bir askerlik moduna girememiş olabilirim,zaten devrem Sezai'nin dediği gibi askerliği öğrenemeden askerliği bitirmişim ya,neyse.
Zihnimi kurcalayınca yazılabilecek son derece fazla konu bulunabilir.5ay az bir süre değil nereden bakılırsa.Bu süreçte çok zor zamanlarımda oldu;ancak ortalamaya baktığımızda çok daha iyi bir konumda ve şehirde bulunduğumu rahatlıkla ifade edebilirim.Gerek Ankara,gerek tren garı,gerek albay bana son derece uğurlu geldiler bu beş aylık zaman zarfında.Ankara temmuz ayında taşınmıştım Samsun'a ve Aralık ayında yeniden dönmüş oldum, bu bile enteresasan bir kombinasyonun tezahürü olsa gerek.Ben aslına bakılırsa bu geçen süreyi somutlama bağlamında kısa boylu göbekli bir adama benzetiyorum.Nedeni de şu.Samsundan çıkıp tekrar geri döndüğüm gün arkama baktığımda geçen zaman bana çok kısa geldi; ancak Ankara'daki beş ay nedendir bilmem beş aydan fazlaymış gibi bir iz bıraktı bende.Onun için bu kısa,göbekli adam cuk diye oturan bir sembol gibi bu süre için.Zaten askerde bizim gibi kısa dönemlere "poşet" dedikleri için bende böyle bir benzetim yapmış oldum geçirdiğim süreye kendi adımca.Başta belirttiğim gibi öyle anı anlamında çok fazla şey yaşamadım.Bunlar sadece gözlem ve arda kalanlar benim için.Çok fazla kişiyle yakın durmadım açıkçası.Akşamları genelde kısa dönem arkadaşlarımla geçirdiğim zamanlar daha değerliydi,zira konuştuklarımız havada kalmıyor ve ilerleyebiliyordu.Gerçekten enteresan kişiler de vardı.Bunu yazarken amacım küçük düşürmek değil -baştan belirteyim- muzu kabukla yiyen,kiviyi patates sanan insanlarda vardı.Hatta bir arkadaşım Gaziemir'de pisuvarda kafasını yıkayan adam bile görmüş.Biliyorum biraz çirkin ve absürd örnekler ama bunlarda bu ülkede yaşayan insan davranışları.Velhasıl bir beş ayın ardından yine yeniden buralardayım.Uzak kaldığım süreç gerçekten zorladığı zamanla kendini gösterdi.O anlarda burada yaşadıklarımızı,paylaştıklarımızı hatırladıkça biraz daha dayanma kudreti buldum kendimde.Bir nevi ağrı kesici gibiydi blogger'da,twitter'da yaptıklarımız,Emilia'nın,Nileud'un,Yasemin'in vd. yazdıkları.Bunları hatırladıkça ferahladım dersem abartmış olmam.Yeniden beraberiz ve daha da güzelleşecek her şey.
17 Mart 2012 Cumartesi
Buraya girmeyi hiç istemiyorum hem de hiç.Eski güzel günlerimi ve küçük,bana özel dünyamı ve dostlarımı hatırlatıyor.Şimdi dersiniz bunun neresi kötü.Kötü değil ama ben temiz giysilerle çamurlu yoldan geçmem, tozlardan uzak dururum.O kaleye asla sevmediğim duyguları yaklaştırmam, neyse.
Dedim uzak kalalım ama; bilmem neden Sevgili Emilia'nın yazdıkları beni fena devirdi.
1 yıl aradan sonra Ankara'ya farklı bir konumda geldim.Arada beni zorluyor.Sanki akşam olunca Öveçler deki evime gidecek mişim gibi oluyorum ;ancak olmuyor.Açık konuşayım rahatım.Haftada 5 gün Ankara Ulus taki tren garında hareket kontrol çavuşluğu yapıyorum,ayrıca albayın kızına ders veriyorum.Ankara garına gelenler beni bulabilirler.2 hafta sonu gün iznimiz var.Akşamları ise Lojistik Komutanlığında kalıyoruz.Burası kolordu seviyesinde bir yer.Açık konuşalım şanslı bir yerde askerlik geçiriyorum.
Tam 60 gün sonra bir aksaklık olmazsa çıkıyorum.Buraları çok özledim,Emilia,Nileud,Yasemin,..
Dedim ya eski büyüyü dondurup geldim buraya.Emilia 'yı okuyup yaptığımı sorguladım biraz,;bana hak vermesini istiyorum.Bu bizi daha da büyütecek.
Ben hayattayım,sizleri ve Samsun'u sooon derece özledim.60 gün sonra her şey olmamış gibi yine birlikte olacağız.Şükranlarımla,sevgilerimle,tüm benliğimle.İyiki varsınız.
Dedim uzak kalalım ama; bilmem neden Sevgili Emilia'nın yazdıkları beni fena devirdi.
1 yıl aradan sonra Ankara'ya farklı bir konumda geldim.Arada beni zorluyor.Sanki akşam olunca Öveçler deki evime gidecek mişim gibi oluyorum ;ancak olmuyor.Açık konuşayım rahatım.Haftada 5 gün Ankara Ulus taki tren garında hareket kontrol çavuşluğu yapıyorum,ayrıca albayın kızına ders veriyorum.Ankara garına gelenler beni bulabilirler.2 hafta sonu gün iznimiz var.Akşamları ise Lojistik Komutanlığında kalıyoruz.Burası kolordu seviyesinde bir yer.Açık konuşalım şanslı bir yerde askerlik geçiriyorum.
Tam 60 gün sonra bir aksaklık olmazsa çıkıyorum.Buraları çok özledim,Emilia,Nileud,Yasemin,..
Dedim ya eski büyüyü dondurup geldim buraya.Emilia 'yı okuyup yaptığımı sorguladım biraz,;bana hak vermesini istiyorum.Bu bizi daha da büyütecek.
Ben hayattayım,sizleri ve Samsun'u sooon derece özledim.60 gün sonra her şey olmamış gibi yine birlikte olacağız.Şükranlarımla,sevgilerimle,tüm benliğimle.İyiki varsınız.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
