5 Nisan 2011 Salı

Gözlemliyorum o halde yazarım arkadaş !

Anlayamadığım noktalara bir yenisini daha eklemek istiyorum izninizle.Örneklem alanımız Milli Kütüphane-Bahçelievler-Ankara.Yaş grubumuz  +18.

Milli Kütüphane'de ders çalışırken arada bunaldığım anlarda etrafa bakarım boş boş.Birkaç zamandır farkına vardığım ama düşünmediğim bir görüntü vardı.O görüntü ise şu: Masasından kalkıp dışarıya salonun dışına doğru çıkan kadın örneklemi eline mutlaka bir adet cep telefonu ve cüzdan alıyor.Neredeyse sektirmeden tüm gözlemlediğim genç kadınlar, cüzdan ve cep telefonlarını ellerine yerleştirip ve kollarını belli bir açıyla havaya kaldırıp birbirlerini taklit edercesine yürüyorlar.İlk bakışta çok bir anlam ifade etmiyor olsa da aynı görüntünün farklı kadınlarca benzer formatta tekrarlanmasına ben bir anlam verebilmiş durumda değilim.Bu edimin alt nedenlerini,sosyolojisini hangi yöntemle çözümleriz bilmiyorum ama altını deşersek anlamlı tespitler yapılabileceği kanaatini taşıyorum.İnsan davranışları tek sarmal bir yapıda görünse de analitik bir gözle baktığımızda gözleri boğan bir zincir konumuna dönüşüyor.Bu durumun kadınlar da oluşu da bu zincirin fevkalade karmaşık bir yapı kazanmasına yettiğini görebiliyoruz.

Bir diğer nokta ise cep telefonları.Yoldan geçen 100 kişiye cep telefonundan vazgeçer misin diye sorsak eminim 100' ü de hayır, der.Kişisel olarak cep telefonlarından hiç hazzetmiyorum.Etrafa yaydığı radyasyon da cabası.Bunca yıl ilgimi çeken bir telefon hiç olmadı.Zaten kullandığım telefonda 2006 yılında aldığım ve hiç değiştirmeyi düşünmediğim ilk telefonum.Hala da kullanıyorum onu.Gelmek istediğim yer ise; cep telefonlarının insanlar tarafından nesneleştirilip belli görevleri görecek duruma yükselişi.Kısacası ben; cep telefonlarının elektronik tasmalar olduğunu düşünüyorum.Özelikle de kadınlar yönünden.Vücutlarına entegre ettikleri bir organ gibi kullanmaktalar."Tasma" deyişimi kadınları izledikten sonra farkettim.Ataerkil bir toplumda elektromanyetik tasmaları olan kadınlara sahibiz .Üstelik kendi ellerinde kendi tasmalarını taşımaları  da ayrı bir ironi.Bu ironinin alt olgularını kolaylıkla bulabiliriz.Kadının hayatındaki erk sahibi insanlar olmasın sakın!

Ben arada böyle absürd olaylara takılıp gerekli- gereksiz lakırdı ederim.Sonuçta insanları gözlemleyip iç dünyalarının manzarasını görmek/çözümlemek ayrı bir iş istiyor.Metropolerde insandan bol bir şey olmadığına göre arada bu hakkımızı kullanmak gerekli.Öyle işte. 

3 Nisan 2011 Pazar

Kaos'tan ötesi de mi var ?

"Kaos" adında bir kitap okumuştuk,bundan 3 yıl önce.Fen Lab. dersiydi, ardından gerekli filmleri seyredip konunun sapsağlam zihnimize oturmasını sağlamıştık.Sınıfta bazı infiallere yol açmış olsa da ben son derece keyif almıştım.Şimdi o infiallleri yaratanlar nadide(!) ülkemizin belli başlı yerlerinde 1.500 tl maaş ile çalışan kadrolu öğretmenler ya, neyse.Konumuz onlar değil.O derste evrenin her nefes alışında sonsuz sayıda kombinasyonel faktörün rol oynadığını görmüştük.Örneğin, bir insana yolda araba çarpması o kişinin hayatında o ana kadar yaşamış olduğu her şeyin bir toplamı ve kombinasyonel olarak açığa çıkmasıydı.Bilinen cümle ise: "Bir noktadaki kelebeğin kanat çırpışı başka bir noktada tayfun oluşturabilir".Kelebek Etkisi filmi de var.O zamanlardan kalan bir kazanım mıdır bilmem her olaya bakışımda o olayı tanımlarken hiç bir sınıflama yapmamaya başladım.İyi, kötü, güzel,sanatsal vs. Bu bazen kendimi tonlarca yük altında ezilmiş bir halde hissettirmeye başladı kendini.En zarar verici noktası ise eğitim bilimleri testlerinde soruları analiz ederken ortaya çıkmakta.Bir soru- özellikle de psikoloji temelliyse- içimden hiçbir şıkkı işaretlemek gelmiyor.Doğru cevap onların dışında bir yerde de olabilir diyorum içimden.Üzerime düşen ise soruyu tahlil edip içlerinden en doğruyu seçmek.Ben ise o kadar yorgun bir halde hissetmekteyim ki kendimi arkamı dönüp gitmek geliyor içimden.O yüzden dar görüşlü insanları imreniyorum.Tek seferde doğru/yanlış deyip sıyrılıveriyor.Ben ise yok onun başka evreni vardır, yok sınırlamamak gerek diye diye kendimi zımparalıyorum.Bu olaylar sırf sorularda değil, günlük yaşamın içine de sızmaya başladılar, canım ona sıkılıyor.Beynim sanki yılgınlıktan beni rahatsız etmeyin, siz takılın diyor.Oysa bunu yapacak lüksümün olmadığı zamanlarda yaşamak da bize düştü.Ne garip değil mi ?

31 Mart 2011 Perşembe

Evde kimse yok mu ?

Blogger sonunda açılmış.Kazma herifler bizimle ne alıp veremedikleri varsa, neyse.Mahrumiyet günlerinde yazacak birtakım şeyler oldu ama neredeyse hepsi bir nefes formatında atmosferde bilinmezlere yolculuk ettiler.Şu an ne yazarım onu da göremiyorum ya.Nedendir bilmem dolmuş ile eve gelirken ve metro ile Kızılay' a gidişlerimde aklıma öyle güzel,anlamlı ve derinlikli imgeler geliyor ki.Kaydedilmediklerinde öylece yitip gidiyorlar.Ben hep hafızamın güçlü olduğuyla övündüm; bir süredir aklıma gelen ne varsa izine tekrar rastlamakta oldukça zorlanıyorum.Beynimde prangalar var gibi geliyor bana.Arada elime not defteri alıp her aklıma gelişte kayıt altına alayım diyorum ancak; birkaç kez insanların bakışlarından rahatsız olunca vazgeçiyorum.Ahh süperego seni kazana atıp kaynatmalı biliyor musun ? Bu arada farkettim özlemişim burayı.Bu geceyi girizgah olarak kabul ediyorum.İleryen günlerde yeniden karalamaya devam edeceğim.Şimdilik bu kadar.

25 Şubat 2011 Cuma

Anlamsızlıklar Tragedyası

Burayı tasarlarken ve de ismini verirken hayatı markaja almak gibi bir metaforla yola çıkmıştım.Bazen kesitsel yaşam örüntüleri bazende akla takılan ve bir şeyler aktarma derdi olan ifadelerle, yazdıklarımla arkamdan kalacak parçalar yaratmak istedim.Dönüp bakıyorum da bir süredir kendimi o kadar büyük bir alanı tek başına kontrol etmekten yorulmuş, gözleri kanlanmış bir gözetleme kulesi çalışanı gibi hissediyorum.Sonuçta hayatı markaja almaktı amacım.Şimdi ise o kadar taakatsiz bir haldeyim ki ne yazı yazmaya dermanım ne de yazılacakları okuyabilecek bir zihnim var.Petrol karışan denizler gibiyim desem iyi bir benzetme olur kanımca.Bu durum zaten hem fiziki hemde zihinsel açıdan beni zor durumda bırakıyor.Okuduklarını anlamayan,anlasa da yanlış anlayıp bu durumun ayrıntı denizlerinde boğulan ve kendini örselemekten başka bir şey beceremeyen anlamsız bir haller var üzerimde.Bunları alt alta sıralayınca değil hayatı markaja alacak kararlılık ve heves, bir gününü adam gibi gereken şekilde yapması gerekenleri yapmakta zorlanan aciz bir durum ortaya çıkıyor.Peki bu haller ne zaman düzelecek, en ufak bir fikrimde yok bu hususta.Sonumuz hayrola ..

18 Şubat 2011 Cuma

Her Yerde Kadın Var

Bugün ders çalışmak için yine Milli Kütüphane'ye gittim.Giriş kartımda olduğu için bundan böyle daha bir güvenle giriyorum içeriye.Yaklaşık 4 saat kadar çalıştım, verimli olduğunu da düşünüyorum bugünün hesabına.Salonda ders çalışırken, arada dinlenmek için etrafıma bakarım.Bugün ise nedendir bilinmez ne zaman gözlerimi etrafa çeviriyor olsam, mutlaka bir kadın ile karşılaşıyorum.Başlarda çok fazla önemsemedim, normal karşılarım sorun değil.Yemek yemek için alt kata indim; fiş sırasında,masaların birçoğunda bulunan sayıca baskın karakterin kadınlar olduğu bir kez daha gözüme çarptı.Merdivenlerde dolaşan, koridorlarda elinde cep telefonu ile durmadan konuşan,bahçede sigara içen...Yemekten sonra yukarı salona geçip çalışmaya devam ettim; ancak değişen bir şey yoktu.Ziyadesiyle kadın vardı etrafta yine.Saat 17.30 sularında kütüphane'den ayrıldım.Havada bugün pek güzeldi, bende vurdum 7. Caddeye yürümeye.Orada yürürken de yine aynı durum vardı.Kadın sayısı cadde boyunca muazzam derecede fazlaydı..Bir ara ne oluyor dedim, bugün nerede bulunsam drenaj kanalından akan su gibi kadın akıyordu üzerime.Kabul etmek gerekirse iyi bir şey tabii.Estetik açıdan bakacak olursam ilham almak için ortada devasa bir popülasyon vardı.Şikayet edecek değilim bunu =))Arasan bulamazsın bu kadar hatunu.Bahçeli'den Kızılay'a gitmek için bu kez Ankaray' ın yolunu tuttum.Turnikelerden geçip trene bindim.Şaşırmaya ne gerek var.Orada da aynı durum.Baskın  miktar yine kadın.

Modern yaşamı oldum olası analiz edip oluşturduğu ürünleri her zaman değerlendiren biriyim.Bu durum için ise konuşacak olursak ortada Biyoloji/Genetik biliminin öne sürdüğü bazı tezleri öne çıkarmak gerek.Bilindiği üzere kromozomal tanımda kadın ( bayan değil ) 44 +XX , erkek ise 44 +XY formülleriyle tanımlanır.Buradaki ikinci bileşenler ise cinsiyetin belirlenişinde rol oynar.Günümüz - Milenium Çağı, Uzay /Bilgi Çağı artık ne derseniz - yaşamında insanlığın hayat akışı öyle korkunç bir akımla deviniyor ki yüzyıllardır süregelen birikim belli noktalardan sonra sapmalar göstermeye başlıyor.Metropol insanı kablosuz internet,cep telefonu,uydu yayını,mikrodalga fırın kullanıp, hazır/sağlıksız yiyecekler tüketerek üzerine de şehir yaşamının getirdiği stres eklendiğinde ortaya neredeyse mutant hale dönmüş varlıklara benziyor.Az önce belirttiğim ve erkeklerde bulunan eşeysel kromozomlardan olan Y kromozomları bu türdeki değişimlerden oldukça fazla derecede etkilenmekte.Erkek cinsiyetini belirleyen Y kromozumu bu değişimler sonucunda artık ortaya çıkmakta zorlanıyor.Bundan birkaç nesil sonra Y kromozomu seçilim sonucu neredeyse mumla aranır bir hale gelecek.Bu durumda gelecek nesillerde erkek karakterinin ortaya çıkma olasılığını ise son derece düşürmüş olacak.Şu anda bile vaziyetin o yöne doğru gittiğini gözlemek çok da zor değil.Bu konuda Gelişim Psikologları da benzer ifadeler kullanmaktalar.

İnsanoğlu boş kaldığında savaş senaryoları üretmeye bayılır.Nükleer,Su,Enerji,Ekonomik, Uzay Savaşları arada bir dillendirilen savaş konseptleridir.Buraya bana kalırsa gelecekte kadınların erkekler için yapmaları muhtemel savaşı da eklemek gerekli.Bu daha çok sosyal bir çerçevede olacak ama yıkıcı etkileri olacağını söylemek hiç de zor değil.Zira kadınlar istediklerini almak konusunda doğada rekabet sanatını en detaylı ve uzmanca kullanan varlıklardır ne de olsa.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Sevgililer Gününe Vücut Çalımı Atmak

Bugün ki Milli Kütüphane'den çıktıktan sonra Bahçelievler 'de gezen lümpen burjuva özentilerini gözlemek istedim.Caddelerde çok fazla hareket yoktu, insanlar Sevgililer gününü kapalı ortamlarda eda ediyorlardı.Ardından eve gidebilmek için Kızılay ' a doğru yola koyuldum.Yapı Kredi Yayınları, Sevgililer Günü' ne özel olarak şiir kitaplarında %25 indirim yapıyormuş.Üzerinde kalp çıkartması indirimi kaptın demektir.Ben de uzun zamandır Cemal Süreya' nın "Sevda Sözleri" adlı kitabını almayı planlıyordum.Kitabın normal satış fiyatı 15 TL.Yayınevinin Kızılay' daki  satış noktasına girdim.Üzerinde kalp çıkartmalı olan Sevda Sözleri' ni  Sevgililer Günü indirimi ile 10 TL ye kapattım.Bu kez sistem beni değil; ben sistemi kullandım, onu kendi silahıyla vurdum ! Bu sıradan günü fırsata çevirdim.Sevgililer Gününe sağlam bir vücut çalımı atarak karlı çıkmış oldum.Zaten kitaba ihtiyacım vardı.Çok büyük bir iş başardım, biliyorum.!

Kitabı alıp Güvenpark'tan geçerken çiçek olmayan yerler bile çiçek kokuyordu.Kısacası bugün gül, papatya,vb. çiçek türlerine bir nevi soykırım uygulanmış gibi geldi bana.Hele de yollarda ellerinde çiçeklerle gezen koca koca adamlarda görülmeye değerdi doğrusu.İnsanları anlamıyorum.Abi bir saksıyı çalıştır.Madem alacaksın bu çiçeği14 Şubat'ta alma.Git çok sıradan, rütin bir günde sürpriz haline getirerek bir şeyler yap.Sonuç olarak karşı taraf bugün bir hediye geleceğini bildiği için sen zaten olayın kendisiyle ya da kendinle çelişiyor olacaksın.Mesele beklenti oluşmamışken, kendi yaratıcılığınla karşı tarafı hiç beklemediği bir anda hazırlıksız yakalayıp, bundan kat be kat daha fazla duygunun teline dokunmak.Mantıklı olan da bu zaten.Dostlar iş de görsün kafasıyla giderseniz yarı yolda kalırsınız, benden  demesi.Adam olun =)

12 Şubat 2011 Cumartesi

Ankara'da Bir İmza Günü ( Kibrit Çöpleri )

Bugün hayatımda ilk kez bir yazarın imza gününe katıldım.Murathan Mungan geldi Ankara'ya.Ben de dün yeni çıkan kitabı "Kibrit Çöpleri" ni almıştım, bugün de kitap evinde imzalatmaya gittim.Ne yalan söyleyeyim, öncelikle ne konuşacağımı bilemedim.Kuyruğa girdikten sonra aklımda bir şeyler oluşmaya başladı.En sonunda sıra bana geldi.Murathan Mungan adımı sordu, söyledim ardından kitabın ikinci sayfasına adımı, soyadımı yazıp, tarih attıktan sonra imzaladı.Ben, kendisine "İlk olarak Kırk Oda adlı kitabınızı okudum.O kitapta 80'leri anlatan öyküler vardı, umarım o öykülerin günümüz versiyonlarını da okuruz" dedim.Mungan : "Bu biraz tekrar köpürtmek gibi olur, yinede o türden bir öykü kitabı yazmayı tasarlıyorum." dedi.Bende : "Adı önemli değil aynı hisleri alabilirsek problem yok." dedim.Arkasından Mayıs 2008 'de Samsun' a geldiğinde imza gününe gidemediğimi söyledim, Mungan'da 'Kadından Kentler' kitabı için geldiğini söyledi ve tarihi hatırlamamı hoşnutlukla karşıladı.

Bunları okuyan kişi belki yadırgayacaktır yazdıklarımı; ancak belirttiğim gibi hayatımda ilk kez bir yazara kitap imzalatıp ve sohbet etme şansım oldu.Daha önce bu tür bir imkanım olmamıştı.Çok zevk aldığım bu imza gününden.Ankara'da olmanın avantajları denilebilir buna.Bir miktar heyecanlanmayı da normal karşılamak gerekir.Her zaman imza gününe gidemiyoruz azizim.Umarım daha birçok imza gününe gitme fırsatım olur bundan sonra.

10 Şubat 2011 Perşembe

Nilüfer (*)

Zeynep Casalini - Nilüfer Murathan Mungan 'ın harika bir şiirinden; Zeynep Casalini muhteşem sesiyle bu şiiri akıl almaz bir evrene taşıyor.Bu klibi ilk olarak 2007 yılında -olsa gerek- seyretmiştim.Bugünlerde kendimi bu şarkı ile fazla yan yana getiriyorum.Dünya üzerinde madem etki-tepki veya denge unsurları ile açıklanan değerli kavramlar var.Eyvallah.Ben kendi yaşamıma bunların asimetrik bir halde empoze ediliyor oluşundan sıkıldım artık.Öyle ki sürekli dünyaya bir şeyler vermekten kendimde bir şey kalmaz bir durumdayım.O halde sormak gerek; nerede kazanımlar,emekler,gülüşler,hayretler içinde kalışlar,bitmesi istenmeyen anlar...O kadar küstah bir oyunun içine fırlatılmış olmaktan ve bununla birlikte kendimi yaşlanmış bir çınar ağacı gibi hissizleştirilen bir örneklemde bulunmaktan ziyadesiyle nefret, tiksinme ve bıkkınlık duymaktayım.Artık sıkıcı oldu, yeter yani. Yayında ve yapımında emeği geçen herkese en içten duygularımla gülümsüyorum!!

6 Şubat 2011 Pazar

Eylül Akşamı(*)

Belki benim kağıt param, bir şekilde döne dolaşa senin cebine girmiştir.(Ankara'da tabi)

4 Şubat 2011 Cuma

Pöffffffffff

Bugünümü nasıl tanımlayabilirim diye geçiriyorum içimden saatlerdir; ancak bir noktaya varamadım daha.Hani Schopenhauer söylerdi : " İnsan sıkılmazsa zaman kavramının ne olduğunu idrak edemez. " Bunu zaten biliyorum uzun zamandır.Hatta deneylerini bile yapmıştım.Son derece müspet bir olgu.Arada düşünmüyor değilim.Felsefeyle ilgilenmesem daha mı mutlu olurdum diye? Bilgi dünyada güç ise bilmekten de korkmamak lazım o halde.Bir ara aklıma ceza evinde yatanlar geldi.Zamanı nasıl eritirler diye.Empati yaptım.Zor iş vesselam.Ben dışarıdayım ama evden çıkmıyorum nedense. Bir nevi içerideyim o zaman.Neyse bırakalım bu Aristo mantığını.Kendimle kalmaktan sıkılıyorum kısacası.Bir türlü çözemediğim bir problem bu.

Hava soğuk diye bahane bulacak değilim.Kış mevsimini ne kadar sevdiğimi bilen bilir.Burada gerçi kaldırımlar hep buzlu.Düşmemek için geometri bilgimi konuşturmam gerekiyor; yinede şikayetçi değilim.Yalnızken tadı çıkmıyor be abi.Bir ara dedim çevreyi bir gözlemleyip bilişsel haritama yeni kayıtlar yapayım. İnsanın yüzünü kesen o soğukta yokuş yukarı doğru kaymadan uzunca bir yol yürüdüm.Bir yandan da berber, market, elektrikçi,kasap, vs.. nerededir diye şöyle bir sağa sola bakına bakına soğukta yürüdüm.Aklıma gelen en iyi fikir bu idi.Bir ara TV tamircisi gördüm.Eve bir uzaktan kumanda lazımdı.Fırsatı bulmuşken alayım bir tane diye girdim dükkana.Hem kumanda alacaktım hemde birisi ile dialog kurmuş olacaktım.Dükkana girdim ve konuşamadım.Bariz zorlandım konuşmaya. Bunu iki nedene bağlıyorum.Birisi hava çok soğuktu ve yüz kaslarımı açmak biraz zor olacaktı.İkincisi saat 17 'ye kadar hiç kimse ile konuşmadığım için yüz kaslarım tembellikten zorlanmış olabilir.Üçüncü durum ise her ikisinin birleşiminden oluşuyor.Ben kumanda alıcaktım demek istedim ama tam olarak telaffuz edemedim.Adam da anlamadı zaten.Sonradan hızla toparlandım ve eski halime dönmüş oldum böylece.Kumandayı alıp bu sefer kaygan kaldırımlarda aşağı doğru düşmeden yürümek için gayretle eve doğru yola koyuldum.

Bunları neden yazıyorum bunu da tam olarak bilmiyorum; ancak bugün çoookkkk sıkıldım.Umarım Ankara' daki en berbat günümü bugun yaşamış olup sıkılma hakkımı başımdan savmış oluyorumdur.

3 Şubat 2011 Perşembe

Realite

Aslında insanlar akıldan ya da hakikatten değil, sırf doğdukları için yaşarlar ve kalpleri , çarptığı müddetçe, çaresizliklerini işleyip parçalara böler, kendi de sabırla çalışmaktan cevherini yitirerek viran olur...// Andrey Platonov -- Can, sayfa 73

Büyük Saat'ten

Geldim demene hacet var,
bir çok atı,
ardlarında bıraktıkları nallardan buldum ben.

Gitmene lüzum yoktu,
papatyalarla, ayçiçeklerini ayırmayı
ustam çobanyıldızından öğrendim ben.

Ama yine de
bahara bir dilim mavi var,
son çeyrek biraz hüzünlü olur,
olsun
tersine akan trenlere raylarında
çok umuttan gemi yüzdürdüm ben.

2 Şubat 2011 Çarşamba

İlk Adım(*)

İki gündür yazacağım diye niyetlenip yazamıyordum, şu an elime geçmişken ötelemek olmaz.Bugün Ankara' da ki ikinci günüm.Ben hayatımdan her ortam değiştirişimde yeni geldiğim yerin farklı bir enerji yüklemesiyle karşı karşıya gelip bu değişimin farkını derin bir şekilde duyumsarım.Birkaç aydır kendimi yaşlı bir çınar ağacı gibi hissetmekteyim.Normalde beni çok mutlu eden değişkenler ile karşılaşıyor olsam da geçmişteki kadar haz duyamıyorum bundan.Kendimi ormanda unutulmuş bir ağaç tomruğu gibi hissetmeye başladım. Sanki birisi içkime ilaç attı da beynimi uyuşturdu gibi.Enteresan geliyor bana hemde hiç neden yok iken.Bu durumda uzuuun bir süredir aklımda sahne alan düşünceleri reel alana geçirirken benim dışımda oluşan olumsuz faktörlerinde büyük katkısı var.Yalnızca sabrediyorum.Eskiden olduğunun aksine, kontrolü elimde tutmak belki de çok işime yaramasa da gelecek adına bana fayda sağlayacak.İzlemekteyim sadece, içimde bazı volkanlar lav püskürtüyor olsa da.

Ben, aslında başımın bir metre üstünde dolaşan ve isteklerimi/hayallerimi baltalamakla meşgul birisi olduğunu iyiden iyiye düşünmeye başladım.Bilsin ki bu kadar sulu şaka yapmaktan vazgeçsin artık.İğrençleşiyor, farkında değil kendileri.Bu paragrafı anlatacağım birisi var.Bakalım o bu duruma neler söyleyecek?

Geldiğimden bu yana bir yorgunluk tepemde.Ben zaten şehir değiştirince bir kaç gün uyur gezer gibi olurum.En azından Ankara, Samsun kadar nemli değil.Üstelik akşamları çıkan soğuk ise insanın kafasını matkapla delen tecrübeli bir usta gibi.Bunlar bile farklılıkları göstermek için yeterli iki örnek.Yinede pencereden bakınca beyazlarla kaplı çatıları görmek bile güzel.Burada evlerin neredeyse tümü 4-5 katlı ve birbirine çok benziyorlar.Bulunduğum semtte bu olgu tam bir ahenkle somutlaşıyor. Zaten Ankara, evlerin çatılarındaki beyazlıkla ruhunu giydirmiş ağır ve üstüruplu bir kent.Birazda bundan seviyorum burayı.Benim gibi fazla hareketi ve gürültüyü sevmeyen bir insan için son derece uygun olduğunu hep söyler dururum.Geldiğimden bu yana sürekli Bülent Ortaçgil dinliyor isem bununla çok yakından bir korelasyonu olduğunu çok daha belirgin bir halde duyumsuyorum.Tam bir bütünleşme gibi geliyor bana.Olması da gerekli hani.

Ankara' da ki asıl var oluş nedenimi buraya yazmayı çok sevimli bulmuyorum açıkçası.Büyüyü bozar diye endişe ediyorum sadece.Yalnızca etrafımı çevreleyen bir kaç katmanı betimlemeye çalıştım.Sevimsiz tarafını ise defterime yazıp biraz daha muhasebe yapmam gerekli, en azından gelecek için.Şimdilik yeter bu kadar sanırım.