Sizin alınız al inandım / Morunuz mor inandım / Tanrınız büyük amenna / Şiiriniz adam akıllı şiir / Dumanı da caba / Ama sizin adınız ne / Benim dengemi bozmayınız.
20 Ocak 2013 Pazar
13 Ocak 2013 Pazar
Kaçıncı Yarın
Ben en iyisi bitap kelimelerimi istirahate çekeyim.Zaten Ceyl'an söylerken başka bir şey yapmaya gerek kalmıyor.O, bizlerin yerine en güzelini eşsiz sesiyle dile getiriyor zaten.Var olsun.
11 Ocak 2013 Cuma
V
Aşağı yukarı üç aydır yapmak istediğim; ancak takıntılarım,kızgınlıklarım,kırgınlıklarım,histerik ataklarım ve bunların beynimde oluşturduğu med cezirlerin yarattığı küstah savaşa bir son vermek için zor da olsa telefonu elime aldım ve onu aradım.Neden bilmiyorum nabzım yükseldi ve soluk alış verişim hızlandı.Enteresan olan da bu eylemi uzun zaman önce onunla yüzlerce kez yaptığım halde oldu bunlar.Sonunda 6 ay aradan sonra yeniden sesini duydum.Beni dünyadan alan ve nereye götürüp bıraktığını bilmediğim o melodik ve hipnotize eden sesiyle.Onun sesini aylar sonra yeniden duyduğumda fiziki reaksiyonlarımı algılayamayacak kadar İstanbul'a gitmiştim saniyeler içinde taa Rize'den hemde.Bazen fazla incelikli davranınca ben kırılıp heba oluyorum.Acaba onu düşündüğüm ince düzlemi üstelik bunca kesintiye rağmen bir bilseydi gözünden yaşlar damlardı bence.Bir ara Kürk Mantolu Madonna romanının kokusunu buram buram duydum konuşurken.Üstelik tüm bozuk zeminlerimize, benim tüm yeter artık ben hep azaldım bu işten deyişlerime rağmen.Beni bu kadar zedeleyen, neredeyse bilinçaltımı gaz döküp yakan kişiye tüm kırgınlıklarıma rağmen tıpkı ilk zamanlarımız gibi naif ve anlayışlıydım.Sesimin özündeki ahenk buydu hala.Sanıyorum ki bir insan bana zarar vermeye kalksa ben ona yine kızmam galiba.Neden bilmem bir çok şeye aşırı bozuk çalsam da bir bakıyorum hemen geçiyor.Burada kalan ihalenin tüm hantallığı da benim omuzlarıma biniyor.Bu da benim hayatımın kısa özeti işte.Hele ki konu o olduğunda ise tanım melekem tamamen iflas ediyor bu durumda.Telefonda konuşmadan önce o kadar keskin hatlı ve kısa cümleler aktı ki beynimden; ama ben o duru ve buzlu cümleleri iç dökmelerimle fena halde boğdum ve yine eskisi gibi bir bulutun içinde buldum kendimi.Bilmiyorum yazarken bile bu bulutun duyusal yönleri kuşatıyor beni.Cümlelerin beynimle anlaşamayan turist gibi eksik ve eprimiş bir görüntü çiziyor.
Telefonu çevirmekle aylardır yaşanan tek başıma çektiğim yığıntıyı bir nebze de olsa dindirdim sanırım.Gerçi o bu yaşadıklarımı biliyor muydu acaba? Bilmiyordu tabiki. Bilse de neyi değiştirdi.Ben hep geride kalmanın hamalıydım ve kendi kendimi öğütmek için vardım bu dünyada.Salt onunla ilgili değil her konuda.Sıradan iş ile ilgili konuşmalarımızda bile ortaya çıktı bu durum.Netliğimi, soğuk kanlılığımı kaybettim yine.Ben zaten iyi de bir öğretmen de değilim.Belki o iyi bir bankacı olmuştur, bilmiyorum.Bunları neden yazdığımı da bilmiyorum şu uyumam gereken saatte.Onu yazmakla bitirmem de imkansız.Yazmaya kalksam parmaklarımın felç olurdu herhalde.Bir de bir telefon konuşması için kendimi bağladığım dertler var ki onu hiç anlatmayayım.Şu an çalan Redd şarkısı gibi "senden sonra geriye hayat mı kaldı söyle?" .Hayat, bir kuyruklu yıldızdı ve görünüp kaybolan bir saklambaç delisiydi.Ben ise o yıldızı görmeye adanmış; ancak onu göremeyince gözlerime suç bulacak kadar ona olumsuz bir his konduramazdım.Sanırım hiç konduramam; tüm yok oluşlarıma rağmen.
Telefonu çevirmekle aylardır yaşanan tek başıma çektiğim yığıntıyı bir nebze de olsa dindirdim sanırım.Gerçi o bu yaşadıklarımı biliyor muydu acaba? Bilmiyordu tabiki. Bilse de neyi değiştirdi.Ben hep geride kalmanın hamalıydım ve kendi kendimi öğütmek için vardım bu dünyada.Salt onunla ilgili değil her konuda.Sıradan iş ile ilgili konuşmalarımızda bile ortaya çıktı bu durum.Netliğimi, soğuk kanlılığımı kaybettim yine.Ben zaten iyi de bir öğretmen de değilim.Belki o iyi bir bankacı olmuştur, bilmiyorum.Bunları neden yazdığımı da bilmiyorum şu uyumam gereken saatte.Onu yazmakla bitirmem de imkansız.Yazmaya kalksam parmaklarımın felç olurdu herhalde.Bir de bir telefon konuşması için kendimi bağladığım dertler var ki onu hiç anlatmayayım.Şu an çalan Redd şarkısı gibi "senden sonra geriye hayat mı kaldı söyle?" .Hayat, bir kuyruklu yıldızdı ve görünüp kaybolan bir saklambaç delisiydi.Ben ise o yıldızı görmeye adanmış; ancak onu göremeyince gözlerime suç bulacak kadar ona olumsuz bir his konduramazdım.Sanırım hiç konduramam; tüm yok oluşlarıma rağmen.
31 Aralık 2012 Pazartesi
Bir Yıl Aslında Bir Yıl Değilmiş
Bugün gazete okurken gazetenin içinden ayrıca Radikal'in 2012 almanağı biçiminde bir ek çıktı.Bu yıl içinde ülkede olan biten türlü türlü olayı hatırlatma ve yeniden yaşatma anlamında derlemişler.Eki elime alıp okurken bende kendim için benzer bir değerlendirmeli anlatı yazsam iyi olur diye geçirdim aklımdan.Yıl biterken böyle değerlendirmeleri yazılı basından feyz alıp bireysel anlamda düşünmenin faydası olduğu fikrindeyim.Aslında ben zaman ve türevi kavramlara fazla kafayı takmış birisi olarak yılbaşı gibi geçişlere fazla değer yüklemesem de bir takım yaşanımları yeniden düşünmenin faydalı olacağını söyleyebilirim.
Benim için 2012 yılı farklı bir dönemecin içerisinde girdiğim bir yoldu.2011'in Aralık ayında askere gittim.İlk durak Manisa - Alaşehir idi.Orada 17 gün tuhaf gün geçirdikten sonra 29 Aralık'ta Ankara'ya ikinci ve asıl etap için geldim.Kuzenim Emre'de iki gün kaldık ailemle, arkasından 31 Aralık 2011 gecesi Ankara'daki Lojistik Komutanlığında buldum kendimi.Kısacası yıl başında ne olacağımı hiç bilmediğim,Manisa'daki iyi arkadaşlarımdan ayrı düştüğüm endişe verici bir gündü ve o gün 2012'ye girdim.Gerçi neler olduğunu pek algılayamasam da kocaman,karanlık bir koğuşta tanımadığım 26 kişinin bulunduğu bir yerde girmiştim yeni yıla.İşin komik tarafı şu anda bu satırları yazarken geçtiğim yıl bu saatlerde şimdi anlatığım her şeyi bir bir yaşıyordum.Bir yıl önce bu anlarda karanlık bir koğuşta bilinmez bir halde dururken şimdi ise Samsun'da evimde oturup bir yandan Tv'deki Leyla ile Mecnun'un karşısına geçmiş yazı yazıyorum.Beni tebessüm ettiren şey de bu zaten.Zaman kavramına neden bu kadar değer vermediğimin bir göstergesi olsun bu paragraf.
Askerlik bunalttı yordu derken,17 Mayıs'ta beklenen gün geldi ve Samsun'a döndüm.Geldikten sonra da pek parlak geçmedi günler.Sıkıcı,işsiz, geleceği net göremeyen salınımlarla...2011 deki Kpss puanım iyi olduğu için bu yılki sınavı formalite gördüğümden pek önemsemediğimden aylaklık yaparak temmuzu bulduk.Arkasından İstanbul'da geçen iki hafta.Sonrası yine aynı.Ağustos sonu 10 günlük Ayvalık ziyareti derken Eylül ayında atamalarla ilgili keskin bir viraj geldi önüme.Yorucu tercih süreci sonunda Rize'ye atandım.Artık kadrolu bir Fen ve Teknoloji Öğretmeni olarak iş hayatına adım attım.Neden bilmem atama için insanlar peri masalı gibi davranırken ben Rize'ye gidince bir türlü o sevinç patlamasını yaşayamadım.Bir türlü kendi işimi yapıyor ve maddi özgürlüğe kavuşmuş olmama karşın bunu bir türlü hissedemiyordum.Sebebini çok merak etmekle beraber; yaklaşık 1-2 yıldır süregelen kötü geçen yaşanımların beni duyargasını kaybetmiş birisine dönüştürmesi var ya o da ayrı bir yazı konusu.Kısaca Eylül 11'den beri öğretmenlik yapan birisi oldum.Oysa ne uğraşmıştım bunun için; elde edince sanki varlığı yokluğu tarafından silinmiş gibiydi.Bu arada öğretmenlikte zor meslekmiş onu da söyleyeyim.Rize'deki yaşamım da pek hoşlandığım gibi değil.Gerek okulda gerek evde gerekse dışarıda epey yalnız kaldım.Zira enteresan insanlarla karşılaştım ve fena halde yalnız kaldım.Çok sıkıldığımı söylemem şart kanımca.Kazandığım para bile fazla olumlu bir ambiyans yaratmıyor maalesef.
Lafı fazla uzatmadan koca bir yılı iki paragrafa sığdırmış oldum.Zira parçalar çokça homojen ve sayıca azdılar.Pek de işe yaramazlar.Arkamı dönüp baktığımda eksilerin artılara fark attığı boş/boktan bir yılı geride bıraktım.Üstelik buna 24 Kasım'da dedemin vefatını da ekleyince 2012 yılı bitmesini çok istediğim rezil bir yıl olarak yerine yerleşmiş oldu.Şimdi ise Samsun'daki evimde bunları yazıyorum bakalım seneye nerede nasıl bir mod içinde neler yazarım hiç bilmiyorum.İstediğim ise yaramaz 2012'den uzakta daha huzurlu bir zaman dilimine dahil olabilmek.Şairin söylediği gibi bu yıl da ölmedim anne.
Yeni yıl şarkımız Cem Adrian'dan gelsin.Öyle kopmalı eller havayalı şeylerden pek hazzetmem.Böylesi daha anlamlı ve özel.
Bu da uzun zamandır hayalini kurduğum ajanda ve yayınlanmasını beklediğim albüm.Bu yılbaşı kendime bunları aldım.Beklemenin tadı daha bir başka oluyor.
Adet yerini bulsun; herkese huzurlu,barış içinde kıymetli anlarla sarılı bir yıl dilemekteyim.
Benim için 2012 yılı farklı bir dönemecin içerisinde girdiğim bir yoldu.2011'in Aralık ayında askere gittim.İlk durak Manisa - Alaşehir idi.Orada 17 gün tuhaf gün geçirdikten sonra 29 Aralık'ta Ankara'ya ikinci ve asıl etap için geldim.Kuzenim Emre'de iki gün kaldık ailemle, arkasından 31 Aralık 2011 gecesi Ankara'daki Lojistik Komutanlığında buldum kendimi.Kısacası yıl başında ne olacağımı hiç bilmediğim,Manisa'daki iyi arkadaşlarımdan ayrı düştüğüm endişe verici bir gündü ve o gün 2012'ye girdim.Gerçi neler olduğunu pek algılayamasam da kocaman,karanlık bir koğuşta tanımadığım 26 kişinin bulunduğu bir yerde girmiştim yeni yıla.İşin komik tarafı şu anda bu satırları yazarken geçtiğim yıl bu saatlerde şimdi anlatığım her şeyi bir bir yaşıyordum.Bir yıl önce bu anlarda karanlık bir koğuşta bilinmez bir halde dururken şimdi ise Samsun'da evimde oturup bir yandan Tv'deki Leyla ile Mecnun'un karşısına geçmiş yazı yazıyorum.Beni tebessüm ettiren şey de bu zaten.Zaman kavramına neden bu kadar değer vermediğimin bir göstergesi olsun bu paragraf.
Askerlik bunalttı yordu derken,17 Mayıs'ta beklenen gün geldi ve Samsun'a döndüm.Geldikten sonra da pek parlak geçmedi günler.Sıkıcı,işsiz, geleceği net göremeyen salınımlarla...2011 deki Kpss puanım iyi olduğu için bu yılki sınavı formalite gördüğümden pek önemsemediğimden aylaklık yaparak temmuzu bulduk.Arkasından İstanbul'da geçen iki hafta.Sonrası yine aynı.Ağustos sonu 10 günlük Ayvalık ziyareti derken Eylül ayında atamalarla ilgili keskin bir viraj geldi önüme.Yorucu tercih süreci sonunda Rize'ye atandım.Artık kadrolu bir Fen ve Teknoloji Öğretmeni olarak iş hayatına adım attım.Neden bilmem atama için insanlar peri masalı gibi davranırken ben Rize'ye gidince bir türlü o sevinç patlamasını yaşayamadım.Bir türlü kendi işimi yapıyor ve maddi özgürlüğe kavuşmuş olmama karşın bunu bir türlü hissedemiyordum.Sebebini çok merak etmekle beraber; yaklaşık 1-2 yıldır süregelen kötü geçen yaşanımların beni duyargasını kaybetmiş birisine dönüştürmesi var ya o da ayrı bir yazı konusu.Kısaca Eylül 11'den beri öğretmenlik yapan birisi oldum.Oysa ne uğraşmıştım bunun için; elde edince sanki varlığı yokluğu tarafından silinmiş gibiydi.Bu arada öğretmenlikte zor meslekmiş onu da söyleyeyim.Rize'deki yaşamım da pek hoşlandığım gibi değil.Gerek okulda gerek evde gerekse dışarıda epey yalnız kaldım.Zira enteresan insanlarla karşılaştım ve fena halde yalnız kaldım.Çok sıkıldığımı söylemem şart kanımca.Kazandığım para bile fazla olumlu bir ambiyans yaratmıyor maalesef.
Lafı fazla uzatmadan koca bir yılı iki paragrafa sığdırmış oldum.Zira parçalar çokça homojen ve sayıca azdılar.Pek de işe yaramazlar.Arkamı dönüp baktığımda eksilerin artılara fark attığı boş/boktan bir yılı geride bıraktım.Üstelik buna 24 Kasım'da dedemin vefatını da ekleyince 2012 yılı bitmesini çok istediğim rezil bir yıl olarak yerine yerleşmiş oldu.Şimdi ise Samsun'daki evimde bunları yazıyorum bakalım seneye nerede nasıl bir mod içinde neler yazarım hiç bilmiyorum.İstediğim ise yaramaz 2012'den uzakta daha huzurlu bir zaman dilimine dahil olabilmek.Şairin söylediği gibi bu yıl da ölmedim anne.
Yeni yıl şarkımız Cem Adrian'dan gelsin.Öyle kopmalı eller havayalı şeylerden pek hazzetmem.Böylesi daha anlamlı ve özel.
Bu da uzun zamandır hayalini kurduğum ajanda ve yayınlanmasını beklediğim albüm.Bu yılbaşı kendime bunları aldım.Beklemenin tadı daha bir başka oluyor.
Adet yerini bulsun; herkese huzurlu,barış içinde kıymetli anlarla sarılı bir yıl dilemekteyim.
26 Aralık 2012 Çarşamba
Hastayız
Uçan kuştaki, evden çıkarken beni her sabah bıkmazsızın selamlayan denizdeki, daha 64 aylık ve görenin güzelliğinden bakmaya kıyamadığı minik bir öğrencinin gülüşündeki, kovulacağımızı bildiğimiz halde hayata bir türlü istifa dilekçesini nedensizce teslim edemiyor oluşumuzdaki güzelliği kaybettik.Hastayız bu yüzden.
6 Aralık 2012 Perşembe
Son Bakış
Ceyl'an Ertem uzun süredir büyük bir ilgiyle takip ettiğim ve ses rengine tarifsiz bir biçimde hayran olduğum bir sanatçı.Sanatçı; çünkü sesiyle,fikirleriyle ulaşmak istediği yere güvenle ve kararlılıkla varabilen ender seslerimizden biri.Sezen Aksu şarkılarını epeydir söyler.Bu kayıtta da Son Bakış'ı muhteşem şekilde, sesinin tüm kıvraklıklarını ustaca kullanarak,bizi bizden alacakmış gibi söylemiş.Bilindiği gibi bu şarkıyı Sezen Aksu, Erdal Eren için yazmış 80'lerde.Ceyl'an ise 19 Ocak 2012 'de Hayal Kahvesi'ndeki konserde bu şarkıyı o gün ölen Hrant Dink'e ithaf etmiş.Maalesef bize kalan yegane miras son bakışlar oluyor.Benzer kayıpları bende yaşadım yakın geçmişte.Bundan sebep o son bakışlar zihnimizde çakılı kalacaklar.Bize kalan güzel gülüşlü tüm son bakışlar için.Teşekkürler Sezen Aksu, teşekkürler Ceyl'an.
30 Kasım 2012 Cuma
Zamanın Pazardaki İpliği
Takvim yaprakları basitliğinde,geçişken ve bir o kadar da tatlı bir rüzgar niteliğinde olan birkaç tarih med-ceziri yapmak istiyorum.Bugün 29 Kasım'ı gösteriyor tarihler.Hiç de özel ve anlamlı bir gün değil elbette.Hafızamın unutma özelliği pek yoktur. Sinematografik bir biçemde yerli yersiz epey veri bulunmakta.Belki de beynimin bu kadar ısınması bundan olsa gerek, neyse kafa ütülemeyelim.Tarih odağına gelecek olursak ; bugün bizim okuldaki bir İngilizce öğretmeni arkadaşla vedalaştık.Kendisi askere gidecek iki hafta sonra.Sevdiğim temiz ve düzgün bir arkadaş.Bana askerlik ile ilgili birkaç soru sordu.Sorulara cevap verirken tarihin 29 Kasım olması beni amansızca bir tebessüme zorladı içimde.Şöyle ki; aklıma geçen yılın aynı günü/ günleri yaşadığım bunaltıcı,yıpratıcı depresif ve hayat kalitemin yerlerde süründüğü zamanlar geldi.Ben o dönemde gerçekten rezil ve kendimden nefret edecek bir sürecin içinde ağır şekilde sarsılarak yaşıyordum.İşsizlik,hayatımdaki derin boşluklar,gelecek kaygıları, sosyal çevrede olan biten gariplikler ...Böylesi kötü şartlar altında hiç de alışık olmadığım bir karar süreciyle son gün askere gitme kararı aldım.Neredeyse bilinç felci içinde verdiğim, analiz yeteneğimin cebren ve hile ile kuşatıldığı, benim ulaşamadığım bir zaman dilimiydi.Arkasından gelen korkular, tedirginlikler,ailemin tutumu vb. dışsal etkileri de işe kattığımızda altında ezilmemek için Herkül olmak bile yeterli değil.Sürekli sorular ve cevaplar ile o süreci erozyona uğratıp, önüme dikilen küstah koşullara inat bir çıkış yolu bulmaktı amacım.Elbette bu kadar problemin yegane çözümü askere gitmek değildi ve olamaz da asla.Farklı olan düşünemeden verdiğim ağır bir karar olarak pratiğe geçmiş oldu tüm yönlerini 6 ay boyunca yaşadığım.
O günlerden bu günlere gelip, askere gidecek arkadaşıma işin işleyişi ile ilgili kendi gözlemlerimi,yapılması halinde işine yarayacakları anlattım.Benzer verilere geçen yıl ulaşmak için kimlerden yardım almadım ki.Heyhat, geçen yıl düşünmekten uykularımı kaçıran, midemi bulandıran mevzularda bir arkadaşıma objektif bir biçimde yardımcı oluyordum.Rize'den Samsun'a sınava gittiğinde yapacaklarından,türlü türlü yaşanıma kadar.Beni durup düşünmeye sevk eden ise bazı formatlar insanın üzerinden geçip gidiyor ve biz buna yaşlanmak veya takvimlerin sayı büyütmesi diyoruz.Yaptığım kıyaslamalar içinde değişen ne diye soracak olursak vereceğim yanıt sadece bir boşluk olur zannedersem.Geçen yıl yaşadığım zorluklar bu yıl ise daha farklı bir kostüme bürünerek farklı bir rolle karşımda bulunuyor.Bu yıl ise aynı ay ve günlerde; dedemin hastalığı ve onu 24 Kasım'da kaybedişimiz, o tarihe kadar istim üzerinde gergin ve yaralayıcı bir şekilde çektiğimiz acılar,dengesiz ruh halleri var elimizde ...Değişmekte olan dört basamaklı bir sayının son basamağındaki rakamın bir değer artması.Biz buna yaşlanmak desek de değişen bir şey aslında hiç olmuyor.Askere gideceğim dönemde, dedemi kaybettiğim bu dönemde adını sürekli değiştiren bir yaşantının hayatımıza yaptığı acımasız saldırıdan başka bir şey değil.Bundan dolayı "zaman" denen kavrama çok değer vermiyorum.Bizi dar alanlarda hareketsiz bırakmak için büyük(!) insanlığın saçmalıklarından biri.Biz sadece dönüyoruz ve bu dönme eylemi içinde keyfi dilimlere adlar devşirmekteyiz.Hayali meridyen ve paraleller gibi.Oysa hayatta; dünya gibi üzerine çizilen çizgileri taşıyamayacak kadar şekilsiz ve rüküşlükler içinde çırpınıyordu.Zaman flu kalmaya mahkum,gözleri bozuk bir kiralık tetikçiden farklı değil hiçbir zaman.
O günlerden bu günlere gelip, askere gidecek arkadaşıma işin işleyişi ile ilgili kendi gözlemlerimi,yapılması halinde işine yarayacakları anlattım.Benzer verilere geçen yıl ulaşmak için kimlerden yardım almadım ki.Heyhat, geçen yıl düşünmekten uykularımı kaçıran, midemi bulandıran mevzularda bir arkadaşıma objektif bir biçimde yardımcı oluyordum.Rize'den Samsun'a sınava gittiğinde yapacaklarından,türlü türlü yaşanıma kadar.Beni durup düşünmeye sevk eden ise bazı formatlar insanın üzerinden geçip gidiyor ve biz buna yaşlanmak veya takvimlerin sayı büyütmesi diyoruz.Yaptığım kıyaslamalar içinde değişen ne diye soracak olursak vereceğim yanıt sadece bir boşluk olur zannedersem.Geçen yıl yaşadığım zorluklar bu yıl ise daha farklı bir kostüme bürünerek farklı bir rolle karşımda bulunuyor.Bu yıl ise aynı ay ve günlerde; dedemin hastalığı ve onu 24 Kasım'da kaybedişimiz, o tarihe kadar istim üzerinde gergin ve yaralayıcı bir şekilde çektiğimiz acılar,dengesiz ruh halleri var elimizde ...Değişmekte olan dört basamaklı bir sayının son basamağındaki rakamın bir değer artması.Biz buna yaşlanmak desek de değişen bir şey aslında hiç olmuyor.Askere gideceğim dönemde, dedemi kaybettiğim bu dönemde adını sürekli değiştiren bir yaşantının hayatımıza yaptığı acımasız saldırıdan başka bir şey değil.Bundan dolayı "zaman" denen kavrama çok değer vermiyorum.Bizi dar alanlarda hareketsiz bırakmak için büyük(!) insanlığın saçmalıklarından biri.Biz sadece dönüyoruz ve bu dönme eylemi içinde keyfi dilimlere adlar devşirmekteyiz.Hayali meridyen ve paraleller gibi.Oysa hayatta; dünya gibi üzerine çizilen çizgileri taşıyamayacak kadar şekilsiz ve rüküşlükler içinde çırpınıyordu.Zaman flu kalmaya mahkum,gözleri bozuk bir kiralık tetikçiden farklı değil hiçbir zaman.
24 Kasım 2012 Cumartesi
Derler ya ; ölümden öte köy mü var, veya ölüm söz konusu ise bundan daha ciddi olabilecek herhangi bir şey olabilir mi hayatta diye? Sanırım gerçeklik algımızın üst limitini tanımlayacak olursak bunun adı ölüm olurdu.Diyalektik, muhabbetine de girmeye gerek yok.Tüm gerçekliği balçıkla sıvamaya muktedir tek şey ölüm.Her ne kadar entellektüel tanımlamalar,tasvirler yapıyor olsak bile tam anlamıyla hazmedemediğimiz en önemli kavrammış.Bizim gibi rasyonelliği,soğuk kanlılığı şiar edinemeyen coğrafyalarda ölüm; insanların üzerinden dozer gibi geçen devasa bir canavar haline geliyor.Kısaca demek istediğim dört tane duvarın ortasında,çelişkilerin en yamanında Samsun'a gidiyorum bu gece. Konduramadığım imgelerle/insanlarla ölümün savaşını görmeye.
7 Kasım 2012 Çarşamba
Şöyle Böyle
Hayat akışı içinde insanın başına gelenlerin belli bir trend yakalayıp ilerlemesi; üstelik bunlar olurken bizi hiç sallamıyor oluşunu nasıl anlatsam bilmiyorum.Geçen yazıda öyle pek parlak mevzulardan bahsetmemiştim.Anlattıklarımın etkileri hala devam ederken birkaç olay daha geldi başıma.Kolaydan zora gidelim.Okula geçenlerde alan değişikliği sebebiyle bir öğretmen geldi.Asıl branşı Biyoloji; ancak kadrosu bizim okulda Fen Bilgisi olarak görünüyor.Bunun yanında lisede de Biyoloji derslerine girmeyi sürdürmekte.Neyse bu adam geldikten sonra sınıf paylaşımlarında bazı değişiklikler oldu tabi.Buna müdür yardımcısının da aldığı dersler de eklenince 2 sınıfı bu kişilere teslim etmek zorunda kaldım kanuni gerekçelerle.Bana da haftada 16 saat ders kaldı.Bu da demek oluyor ki ayda 300 tl civarında bir zarar edeceğim ki; zaten bunalmış olan ruhuma hepten bunalmak için son derece verimli bir malzeme çıktı şapkadan.Okuyan, derdin bu muydu diyecek biliyorum ; para meselelerini pek önemseyen biri değilimdir.Beni üzen böylesi tuhaf saçmalıkların tutarlı bir biçimde silsileler halinde üzerime abanması.Sanki her gün okula gidince acaba bugün ne saçmalıklar olacak diye bekliyorum.Bazen hiçbir anlam veremiyorum böylesi tuhaflıklara.Her ne kadar yeni gelen hocaya çok kızsam da adamı okulda görünce bütün kızgınlığım kolonya gibi uçuyor birden.Adam o kadar sessiz,o kadar saygılı ve efendi birisi ki bunun getirdiği kızgınlık / yumuşama gel - gitleri bile beni fena yormaya yetiyor .Umarım bu hayasız akın bir yerler de yeter bu kadar deyip de olanlara bir son verir.Tüm absürd olaylara/ilişkilere rağmen umut etmek istiyorum hala.
Bir de etrafımda olan öğrencilerle ilgili meseleler var ki; bu ülkenin geleceği için olmayan umutlarımın neden olmadıkları konusunda önemli dayanaklar oluşturmakta.Saygı,ahlak,öz denetim ve eğitim anlamında ne kadar da kötü bir halde olduklarını görmek pek acı.Şimdi senin işin ne düzelt bakalım diye soranlara; eldeki tüm malzemenin tüm değişkenleriyle eğreti oluşu içler acısı bir tablo koyuyor ortaya.Buna ülkenin tümünde görülen salgın aptallaşma/lümpenleşme dinamiklerini de ekleyince çöplükten farksız bir resim var karşımızda.Tek dertleri bu hafta yapacağım yazılılar ve alacakları notlar.Birikim elde etmek ve bilgilerle yenilenmek gibi bir derdi olanları saysam iki elin parmakları kadar biliyorum.Bölgede çay üretiminin getirdiği parasal genişlik ve maddi açıdan yaşanan rahatlık bundaki etkenlerden.Bilmiyorum bazen,alıp başımı kaçasım gelmiyor değil.Karşımda öğrenmek değil; sadece bu hafta soracağım sorulardan başka bir şey düşünmeyen duyarsız bebeleri düşününce yazılı sorularını hazırlayasım bile gelmiyor.Cuma günü 8. sınıfları Üreme,Gelişme ve Genetik konularında yazılı yapacağım.Bunlar bu konuları öğrenseler bile nereye varabilirler düşünmeye değer bence.Onlar öğrenmek ve gelişmek için duyarsız olunca bende soru araştırmak yerine Real Madrid - Borussia Dortmund maçını seyrettim bu akşam.İçsel protesto ediyorum, baksana =))Böylesi uyumsuzluklarla nereye varacağız çok merek ediyorum.Ben soru hazırlamaya devam edeyim o vakit,sıkışmayalım sonra.
Her şeye rağmen müzik var yanımızda.Kuyruğuna takılıp bizi kavgadan uzaklaştıran sağ duyulu bir abi gibi .
Bu da şarkımız Coldplay 'den
Bir de etrafımda olan öğrencilerle ilgili meseleler var ki; bu ülkenin geleceği için olmayan umutlarımın neden olmadıkları konusunda önemli dayanaklar oluşturmakta.Saygı,ahlak,öz denetim ve eğitim anlamında ne kadar da kötü bir halde olduklarını görmek pek acı.Şimdi senin işin ne düzelt bakalım diye soranlara; eldeki tüm malzemenin tüm değişkenleriyle eğreti oluşu içler acısı bir tablo koyuyor ortaya.Buna ülkenin tümünde görülen salgın aptallaşma/lümpenleşme dinamiklerini de ekleyince çöplükten farksız bir resim var karşımızda.Tek dertleri bu hafta yapacağım yazılılar ve alacakları notlar.Birikim elde etmek ve bilgilerle yenilenmek gibi bir derdi olanları saysam iki elin parmakları kadar biliyorum.Bölgede çay üretiminin getirdiği parasal genişlik ve maddi açıdan yaşanan rahatlık bundaki etkenlerden.Bilmiyorum bazen,alıp başımı kaçasım gelmiyor değil.Karşımda öğrenmek değil; sadece bu hafta soracağım sorulardan başka bir şey düşünmeyen duyarsız bebeleri düşününce yazılı sorularını hazırlayasım bile gelmiyor.Cuma günü 8. sınıfları Üreme,Gelişme ve Genetik konularında yazılı yapacağım.Bunlar bu konuları öğrenseler bile nereye varabilirler düşünmeye değer bence.Onlar öğrenmek ve gelişmek için duyarsız olunca bende soru araştırmak yerine Real Madrid - Borussia Dortmund maçını seyrettim bu akşam.İçsel protesto ediyorum, baksana =))Böylesi uyumsuzluklarla nereye varacağız çok merek ediyorum.Ben soru hazırlamaya devam edeyim o vakit,sıkışmayalım sonra.
Her şeye rağmen müzik var yanımızda.Kuyruğuna takılıp bizi kavgadan uzaklaştıran sağ duyulu bir abi gibi .
Bu da şarkımız Coldplay 'den
3 Kasım 2012 Cumartesi
Gövdesiz Bir Ben
Şimdi buraya okuyanı sıkacak,spontan gelişen, bilinç akışına namzet; yazarken içimi germekle rahatlatmak arası bir forma sahip tuhaf bir yapıyı anlatmak isterim.Büyük usta Sait Faik derdi ya "Yazmazsam ölecektim" bende anlatmak/konuşmak istiyorum;ancak bu şehirde oturup konuşacağım,anlatacağım hiç kimsem yok.Biriken anlatma/anlatamama zehrini yazarak zerk etmekten başkaca bir alternatifim de yok.Böylesi bunaltıcı,örseleyici, neredeyse içime perde düşüren bu kötü ruh halini nasıl/ne şekilde aşabilirim bir fikrim yok.Gerek çalıştığım okuldaki,gerek tanıdığım üç-beş kişiyi düşününce; yeni dönem beni ağrılı ve kaldırılması güç açmazlara dökecek sanırım .Aslında çalıştığım okuldaki asosyal ortamları da düşününce dersleri yapıp,akşam 15.15 gibi eve geldikten sonra gün benim için çekilmez bir hal alan meşrebine geri dönmekte.Şimdiye değin kimse sormadı;okuldan sonra ne yapmaktasın diye.Buna sabahları arabasıyla okula beraber gittiğimiz 4 öğretmen de dahildir.Öylesi bir hal ki akşam olmasın,yine benzer berbat çevrim yeniden başlamasın diye o kadar düşünüyorum ki...Kendimi iyiden iyiye mülteci gibi görmeye başlayacağım yakında. Sait Faik,uzakta ve yalnız insan büyük insan derdi ya.Ben hiç büyük insan değilim.Yalnızlığıma her daim yenilmekten başka skor alamayacağım sanırım.Bu öylesi bir deşarj yarattı ki ne okumalarım ne günlük enerjim ne tasarılarımın oluşma akışı feci halde darbeler almakta.Günlük hayat enerjim neredeyse sıfıra yakın.Hafta 6,7 ve 8. sınıfları yazılı yapacağım ve hala soru hazırlamaya başlamaya enerjim yok.Üstelik insanlara iş etiği hakkında Kant gibi çatır çatır nutuklar atan biri olarak içinde bulunduğum hal yabancılaşmanın dibi olsa gerek.Tam bir sarmal bulantı. Sartre görseydi,yeni bir bulantıyı daha yazardı. Bana soran olursa bunları yazarken kendime teknik anlamda epey acısam da pratik olarak artı değer yaratamamak da rezil duruma rezillik katıyor ki; bu ağırlığı anlatamam.Beynim, duvarları çatlayan baraj seti gibi etrafına fazlalıkları atmaktan içinde bir şeyin kalmayacak oluşunun getirdiği boşlukla çok hırpalandı.Yazmaya başlarken ne kadar da gövdeli ve akışa uygun kelimeleri sıralayacak iken, çorba gibi her şeyi birbirine buladım,aferin bana.Bugün için aklımda olan ve hedeflediğim iki şey vardı anlamlı beklediğim.Biri Beşiktaş-CSKA Moskova basketbol maçıydı.Eksik olmasın Beşiktaş epey fark yedi.Diğeri ise Behzat Ç.'nin yeni bölümü.Dizi de eski akışından uzak seyrediyor.Beni yalnız bırakmıyor tutunduklarımda. Pek uyumluyuz.Dedim ya, nereye gözümü çevirsem sapır sapır dökülüyor.Yeni dönem hiç de yeni olmayan bir içerikle beni sallamadan ivmeli bir biçimde yol alıyor.Alsın bakalım.
21 Ekim 2012 Pazar
Yeni Dünya Yeni Perde
Buraya son kez bir şeyler karalayalı bir ay geçmiş.Tam anlamıyla kafayı toplayıp, konsantre olup; kendimi dökeli son derece fazla zaman geçmiş olsa da artık;bunun getirdiği utanç,yabancılaşma,bunalma,alışılagelmişten kopuş,dostlarla yaşanılan ve bu blog düzlemini hayatımın değerli ve anlamlı bir değişkeni yapan buradaki dostlara uzak kalış vb. kötü durumlara bir yerde dur demek gerekiyordu.Bugün ve bundan sonra bu girdaba elimden geldiğince karşı koymaya çalışacağım.Beni yalnız bırakmayım derim.Zira artık yeni bir sarmalın içinde yeni bir konumsallıktan dahil olmuş durumdayım.Uzun süreli savruluş ile ilgili yazacak çok fazla kelime var ki; ancak askerden geldikten sonraki dönemde-mayıs ayı ve sonrası- eskisi gibi ifade edilişlerden,anlatımlardaki kıvrımların derinliğinden neden böylesi savrulduğumu henüz çözebilmiş değilim.Kendimi trafik kazası sonrası,kafa travması geçirip hafıza kaybı yaşayan ve dili tutulan bir kazazede gibi buldum bir süre.Her ne kadar zorlasam da bir türlü eski akışın debisinde çağlayamadım. Bunda yaz döneminde çekilen yalnızlıkların,buradaki dostlardan uzak kalışların,bir nevi maddesel ve manevi bazda yaşanan çoraklığın da etkisi yadsınamaz.Bu konu ile ilgili bazı meseleleri de daha sonra anlatacağım.Girizgahı pek perişan ve garip yaptık;ama affoluna.
Geriden hız almaya devam ederek ilerlemek istiyorum.Böylelikle kronolojinin iki yönlü dikişlerini sağlam çakabiliriz.Askerliğin Ankara'ya çıkması ve - aramızda kalsın çok da ballı olması - arada geçen konuşmalarda; hayatımın son 2-3 yıldır geçirdiği düşüş ve negatif yuvarlanmanın askerliğin Ankara'da ve rahat bir yerde olmasıyla durduğunu;bundan böyle yukarıya doğru ivmeli olarak ilerleyeceği söyleniyordu.17 Mayıs'ta Samsun'a döndükten sonra epeyce bir süre henüz dibi göremedik türünden fikirlere kapıldım,söylenen onca güzel yorumdan sonra.Arkasından benim pek hazzetmedğim yaz mevsimi geldi ve her zamanki gibi yaz bunalıma girdiğim doğrudur.Flaneur kafa beni yeniden zapt ediyordu.İş meselesindeki durağanlık ve belirsizlikte ateşime odun atıyordu nemli havalara inat.Üzerime nasıl bir zamk ile boca edildiyse artık; tatile gittiğim Ayvalık'ta da sürdü bu berbat sallantılar.Ayvalık'tan Eylül ayının başlarında döndükten sonra beni asıl ilgilendiren değişken ile karşı karşıya gelmeyi bekliyordum.O değişken de Milli Eğitim Bakanlığının 10 Eylül'de yapacağı 40000 kişilik öğretmen atamasıydı.Üç yıl boyunca boşta, avare avare gezen,her günü tatil gibi yaşadığı için tatile bile gitse tatmin olamayan benim gibi Fen Bilgisi Öğretmenliğinden mezun birisi için biraz yegane biraz da tek seçenek bu atama döneminde haşmetluuu devletimizin kollarına sığınmak olacaktı.Fen Bilgisi Öğretmenliği kadrosuna 3147 kişi alacaktı ve ben tüm ülkede branş bazında 1343.kişiydim.Bu da Fen Bilgisi branşında %40 gibi bir dilime denk geliyordu.Kısaca atanmak an meselesiydi ve 25 tane okul tercihi yapmak gerekiyordu.Zorlu ve ağır geçen bir beş günün ardından biraz histerik,biraz egzotik biraz da işi garantiye sabitleyecek tercih sayıltılarıyla 25'i tamamladım.Hayatımda yaşadığım en tuhaf zamanlardandı.Tanımadığım şehirler,ilçeler,yol ve ulaşım imkanları,oralardaki hayat...Haddinden fazla değişkenli bir ısdırapmış onu gördüm.Resmen kabus gibiydi bunları ölçüp biçmek.
Sıraladığım tercihleri il il yazacak olursam: Samsun,Rize,Artvin,Trabzon,Amasya,Sivas,Tokat,Yozgat,Ağrı ve Erzurum idi.Öncelikli olarak Samsun'a yakın yerler önlerdeydi.Samsunlu biri olarak farklı bir yerden başlamak istedim öncelikle.Zaten Samsun'da yazılabilecek yerlerde Samsun'un uzak ilçeleriydi.Bir ara Doğu Karadeniz seçeneği ön plana çıktı.2008'de Samsun'dan Gürcistan sınırına kadar gitmiştik.Ulaşımı rahat ve tabiat olarak zaten anlatmaya gerek yok.Denizin ve yeşilin böylesi yoğun olduğu yer azdır.Bir de denizden uzak kalamıyorum ben.Rize,Artvin ve Trabzon biraz ön plana çıktı,onların arkalarına da Samsun'un köhne ilçelerini sıraladım.Geri kalanlarda üstteki yazdığım illerdi.Beklemek ile belirsizliğin fena derecede sert olduğu birkaç gün içinde sonuç 10 Eylül'de belli oldu.Birinci tercihim olan Rize'nin İyidere ilçesine Fen Bilgisi Öğretmeni olarak atandım.Bir gün sonrada Samsun'dan Rize'ye geldim.Aslına bakılacak olursa ziyadesiyle acele ve ne olduğunu tam anlayamadığım bir süreç yaşandı ve kendimi bir anda Rize'de buldum.Askerliğin başlangıcında 15 gün kalacağımız Manisa'da da buna benzer mal gibi,olanları hala sindirememiş bir ruh halim vardı.Buraya gelince de aynı duyguları yaşadım.Atanan herkes sevinçten havalar uçuyor iken; ben gayet ruhsuz bir biçimde olanları izliyordum.Dedim ya olanları hala özümsemekte zorlanıyorum onca boşluğun ardından.Buraya ayrıca değineceğim ilerleyen zamanda.
Rize'ye geldikten sonra ev bulmak,yerleşmek,okulu bulmak,adapte olmak,eşya almak gibisinden epeyce bir koşturmaca yaşandı.Akıllı devletimiz atamayı ayın ortasında yaptığından bu durum aileme yüklü kredi kartı extreleriyle yansımış olsa da onlar duruma benim bir iş sahibi olup kendini kurtardığım yönünde baktıklarından fazla şikayetleri olmadı.Zor bir şekilde ev bulduktan sonra da 17 Eylül'de de okula başladık.Okul,Rize'nin İyidere ilçesinde bir tarafı çay bahçeleri bir yanı Karadeniz olan bir yerde bulunmakta.Sahil yolunun üzerindeki çay fabrikasının hemen arkası bir yerde.Ulaşım olarak yol üzerinde oluşu bir avantaj.Ben evi Rize merkezde bulduğum için okul günleri 15 km'lik deniz manzaralı bir yoldan sonra işe koyuluyoruz.İlçe biraz küçük olduğundan öğretmenlerin büyük çoğunluğu Rize merkezde oturmakta.Bende böyle yaparak iyi bir seçim yaptığımı düşünüyorum.En azından il merkezinin hareketliliği ve olanakları yerinde.Okulunda yakın oluşu son derece avantajlı bir şey.İleride daha da anlatacağım,şimdilik kabasını anlattım
Tüm yaşananlardan sonra,gerek maddesel anlamda,gerek yalnız kaldıktan sonra epey düşkün hissettiğim anlar oldu.Gerek yaz mevsiminin getirdiği sıkıcılık gerek insanların durağanlığıyla oluşan sıkıntılı süreçlerin arkasından yeni bir evreye ulaşmış bulunuyorum.Eskiden yaşadığım komplexlerin büyük çoğunluğu bu evreye geçmiş olduğumdan dolayı kadük durumuna düşerek geçerliliğini yitirdi.Artık kaynaklarını benim kontrol ettiğim,merkezinde bizzat bulunduğum bir üst yapıya dahilim.Maaş anlamında da ülke şartları bakımından yeterli gördüğüm bir miktar ile de gereken ihtiyaçları karşılama imkanlarını buldum diyebilirim.Şimdilik evin masrafları konusunda aileme biraz para sevkiyatı yapsam da borçların bitiminde sürdürülebilir büyüme nedir daha bir tomurcuklanıp açacak.Böylesi bir yapıya uzun zamandır ihtiyacım vardı.Resmen patinaj yapıyordum bazı anlarda.Para anlamında sıkıntım hiç olmadı,ancak bir yerden sonra evden harçlık isterken içimde tuhaf boğultular olmaktaydı.Buna evde yaşanan istemediğim olaylara katlanış yönünü de eklersek resim daha bir belirgin oluyor.Bundan böyle bu manzara geride kaldı diyebilirim.Ben atandığım gün içimde diğer insanlar gibi sevinç naraları atılmadı.Atanmamı Franz Kafka'nın Gregor Samsa'sına ithaf ediyorum.Zira anlattığım sıkıntılı dönemlerin en önemli ve gerçeklik değeri taşıyan alegorisi böcek olan Gregor idi.Daha güzel daha proaktif bir döneme evrilmenin getirdikleriyle güçlü ve anlamlı bir halde yola devam etmeye çalışmak gerekiyor bundan böyle.İleride detaylara da gireceğim,şimdilik bu kadar deyip,çekiliyorum.
Ara Not : Uzak kalınan dönemde olan enerjisiz ve çekilmez zamanlarda merak eden dostlara şükranlarımı sunmam gerekli.Özellikle de değerli Emilia'ya.Önceden konuştuklarımızı unutmadım hala; bir yol bulup yeniden yaratmak iyi olacaktır.Nini' yi de unutmadım bu arada.Daima iyi kalın.
Geriden hız almaya devam ederek ilerlemek istiyorum.Böylelikle kronolojinin iki yönlü dikişlerini sağlam çakabiliriz.Askerliğin Ankara'ya çıkması ve - aramızda kalsın çok da ballı olması - arada geçen konuşmalarda; hayatımın son 2-3 yıldır geçirdiği düşüş ve negatif yuvarlanmanın askerliğin Ankara'da ve rahat bir yerde olmasıyla durduğunu;bundan böyle yukarıya doğru ivmeli olarak ilerleyeceği söyleniyordu.17 Mayıs'ta Samsun'a döndükten sonra epeyce bir süre henüz dibi göremedik türünden fikirlere kapıldım,söylenen onca güzel yorumdan sonra.Arkasından benim pek hazzetmedğim yaz mevsimi geldi ve her zamanki gibi yaz bunalıma girdiğim doğrudur.Flaneur kafa beni yeniden zapt ediyordu.İş meselesindeki durağanlık ve belirsizlikte ateşime odun atıyordu nemli havalara inat.Üzerime nasıl bir zamk ile boca edildiyse artık; tatile gittiğim Ayvalık'ta da sürdü bu berbat sallantılar.Ayvalık'tan Eylül ayının başlarında döndükten sonra beni asıl ilgilendiren değişken ile karşı karşıya gelmeyi bekliyordum.O değişken de Milli Eğitim Bakanlığının 10 Eylül'de yapacağı 40000 kişilik öğretmen atamasıydı.Üç yıl boyunca boşta, avare avare gezen,her günü tatil gibi yaşadığı için tatile bile gitse tatmin olamayan benim gibi Fen Bilgisi Öğretmenliğinden mezun birisi için biraz yegane biraz da tek seçenek bu atama döneminde haşmetluuu devletimizin kollarına sığınmak olacaktı.Fen Bilgisi Öğretmenliği kadrosuna 3147 kişi alacaktı ve ben tüm ülkede branş bazında 1343.kişiydim.Bu da Fen Bilgisi branşında %40 gibi bir dilime denk geliyordu.Kısaca atanmak an meselesiydi ve 25 tane okul tercihi yapmak gerekiyordu.Zorlu ve ağır geçen bir beş günün ardından biraz histerik,biraz egzotik biraz da işi garantiye sabitleyecek tercih sayıltılarıyla 25'i tamamladım.Hayatımda yaşadığım en tuhaf zamanlardandı.Tanımadığım şehirler,ilçeler,yol ve ulaşım imkanları,oralardaki hayat...Haddinden fazla değişkenli bir ısdırapmış onu gördüm.Resmen kabus gibiydi bunları ölçüp biçmek.
Sıraladığım tercihleri il il yazacak olursam: Samsun,Rize,Artvin,Trabzon,Amasya,Sivas,Tokat,Yozgat,Ağrı ve Erzurum idi.Öncelikli olarak Samsun'a yakın yerler önlerdeydi.Samsunlu biri olarak farklı bir yerden başlamak istedim öncelikle.Zaten Samsun'da yazılabilecek yerlerde Samsun'un uzak ilçeleriydi.Bir ara Doğu Karadeniz seçeneği ön plana çıktı.2008'de Samsun'dan Gürcistan sınırına kadar gitmiştik.Ulaşımı rahat ve tabiat olarak zaten anlatmaya gerek yok.Denizin ve yeşilin böylesi yoğun olduğu yer azdır.Bir de denizden uzak kalamıyorum ben.Rize,Artvin ve Trabzon biraz ön plana çıktı,onların arkalarına da Samsun'un köhne ilçelerini sıraladım.Geri kalanlarda üstteki yazdığım illerdi.Beklemek ile belirsizliğin fena derecede sert olduğu birkaç gün içinde sonuç 10 Eylül'de belli oldu.Birinci tercihim olan Rize'nin İyidere ilçesine Fen Bilgisi Öğretmeni olarak atandım.Bir gün sonrada Samsun'dan Rize'ye geldim.Aslına bakılacak olursa ziyadesiyle acele ve ne olduğunu tam anlayamadığım bir süreç yaşandı ve kendimi bir anda Rize'de buldum.Askerliğin başlangıcında 15 gün kalacağımız Manisa'da da buna benzer mal gibi,olanları hala sindirememiş bir ruh halim vardı.Buraya gelince de aynı duyguları yaşadım.Atanan herkes sevinçten havalar uçuyor iken; ben gayet ruhsuz bir biçimde olanları izliyordum.Dedim ya olanları hala özümsemekte zorlanıyorum onca boşluğun ardından.Buraya ayrıca değineceğim ilerleyen zamanda.
Rize'ye geldikten sonra ev bulmak,yerleşmek,okulu bulmak,adapte olmak,eşya almak gibisinden epeyce bir koşturmaca yaşandı.Akıllı devletimiz atamayı ayın ortasında yaptığından bu durum aileme yüklü kredi kartı extreleriyle yansımış olsa da onlar duruma benim bir iş sahibi olup kendini kurtardığım yönünde baktıklarından fazla şikayetleri olmadı.Zor bir şekilde ev bulduktan sonra da 17 Eylül'de de okula başladık.Okul,Rize'nin İyidere ilçesinde bir tarafı çay bahçeleri bir yanı Karadeniz olan bir yerde bulunmakta.Sahil yolunun üzerindeki çay fabrikasının hemen arkası bir yerde.Ulaşım olarak yol üzerinde oluşu bir avantaj.Ben evi Rize merkezde bulduğum için okul günleri 15 km'lik deniz manzaralı bir yoldan sonra işe koyuluyoruz.İlçe biraz küçük olduğundan öğretmenlerin büyük çoğunluğu Rize merkezde oturmakta.Bende böyle yaparak iyi bir seçim yaptığımı düşünüyorum.En azından il merkezinin hareketliliği ve olanakları yerinde.Okulunda yakın oluşu son derece avantajlı bir şey.İleride daha da anlatacağım,şimdilik kabasını anlattım
Tüm yaşananlardan sonra,gerek maddesel anlamda,gerek yalnız kaldıktan sonra epey düşkün hissettiğim anlar oldu.Gerek yaz mevsiminin getirdiği sıkıcılık gerek insanların durağanlığıyla oluşan sıkıntılı süreçlerin arkasından yeni bir evreye ulaşmış bulunuyorum.Eskiden yaşadığım komplexlerin büyük çoğunluğu bu evreye geçmiş olduğumdan dolayı kadük durumuna düşerek geçerliliğini yitirdi.Artık kaynaklarını benim kontrol ettiğim,merkezinde bizzat bulunduğum bir üst yapıya dahilim.Maaş anlamında da ülke şartları bakımından yeterli gördüğüm bir miktar ile de gereken ihtiyaçları karşılama imkanlarını buldum diyebilirim.Şimdilik evin masrafları konusunda aileme biraz para sevkiyatı yapsam da borçların bitiminde sürdürülebilir büyüme nedir daha bir tomurcuklanıp açacak.Böylesi bir yapıya uzun zamandır ihtiyacım vardı.Resmen patinaj yapıyordum bazı anlarda.Para anlamında sıkıntım hiç olmadı,ancak bir yerden sonra evden harçlık isterken içimde tuhaf boğultular olmaktaydı.Buna evde yaşanan istemediğim olaylara katlanış yönünü de eklersek resim daha bir belirgin oluyor.Bundan böyle bu manzara geride kaldı diyebilirim.Ben atandığım gün içimde diğer insanlar gibi sevinç naraları atılmadı.Atanmamı Franz Kafka'nın Gregor Samsa'sına ithaf ediyorum.Zira anlattığım sıkıntılı dönemlerin en önemli ve gerçeklik değeri taşıyan alegorisi böcek olan Gregor idi.Daha güzel daha proaktif bir döneme evrilmenin getirdikleriyle güçlü ve anlamlı bir halde yola devam etmeye çalışmak gerekiyor bundan böyle.İleride detaylara da gireceğim,şimdilik bu kadar deyip,çekiliyorum.
Ara Not : Uzak kalınan dönemde olan enerjisiz ve çekilmez zamanlarda merak eden dostlara şükranlarımı sunmam gerekli.Özellikle de değerli Emilia'ya.Önceden konuştuklarımızı unutmadım hala; bir yol bulup yeniden yaratmak iyi olacaktır.Nini' yi de unutmadım bu arada.Daima iyi kalın.
22 Eylül 2012 Cumartesi
22 Ağustos 2012 Çarşamba
İstediğim denizi yazmak.Zümrütlerin, gökyakutların sabrını; ağaçların tarihsizliğini...
17 Ağustos 2012 Cuma
Kıyıların Tarifsizliği
Burayı epeydir boşluyorum, üstelik boşladığımı bildiğim halde durumu değiştirmek adına fikirler üretmeye çalışsam da sonuç olarak bir ürün ortaya dökülmüyor nedense.Buna hayatımız tek eylemi haline gelen eylemsizlik kadar bu lanet olası yaz mevsiminin üstümüze attığı ölü toprağının da etkisi çok.Bunların sonucu değil yazmak, bir süreliğine olsa dükkanı kapatıp ortadan toz olmak geçiyor insanın içinden.Hani nasıl desem sıcak,nemli bir Ramazan günü öğle saatinde yollarda kimseler olmaz da içinizi bir çöl iklimi ve durgunluk sarhoşluğu esir alır ya.Bilmem doğru tasvir edebildim mi ? Üstelik yakın geçmişte takip ettiğim bloglarda da son derece hareketsizlik seziyorum.Çoğu kişi yeni şeyler yazmıyor.Bunu görünce yazmak eyleminden uzak kalışımıza kılıf buluyoruz nedense böylece.Emilia epeydir arazi oldu, Nini de kendini nadasa bıraktı sanırım.Eski rüzgarları duyumsayamayınca insan gerçekten zayıf düşüyor.Hani yaşı seksenleri geçip bütün sevdiklerini, arkadaşlarını toprağa veren yaşlılarda hayatla aralarındaki bağı yavaştan çözüp ağır bir azalışın içine girerler ya.Sanki böylesi.Gerçi bunları neden bu yaşlarda yazıyorum bu da ayrı bir soru.
Zaman bizi pek kaale almadan geçerken, buralar,yazılar kurak mevsimini yaşarken aklımı taciz eden birtakım düşünceler yelkenlerini şişiriyor biraz biraz.O da şu :Bloguma adını veren hayat ve markaj kavramları.Çıkış noktam da bu iki kavramın sürtüşmesi ve etkileşimi sonucu yazıya dökülen yaşanımlar,izler,kısaca insana ait her şey.Başlangıçını tam bilemediğim bir zamandan başlayıp şimdiye uzanan bir karanlık içinde bu iki kavram arası uzaklık, değil doğrudan hızının karesiyle ters orantılı olarak artıyor.Aralarındaki görece yavaş hızla uzaklaşırlarken yazıya dökülemeyen,yaratılamayan hikaye sayısı devasa artıyor sanki.Bu izlenime İstanbul'da daha da net vardım diyebilirim.( Bu fikrime katılan ve İstanbul'da yaşayanlar, dikkat ).Üzerimizde hayatın gölgesini,kokusunu duyamayınca sanki bazı melekelerimizi de gözümüzün önünde karanlıklara kurban veriyoruz.Yaşamayı bırakıp seyretmeye daldığımız andan sonra mı doğmaya başladı bu küstah akın.Şehirler mi bizi bu kadar yakınlaştırıp bu kadar uzaklara savurdu.Bu cümleleri hayatın çoook yavaş aktığı bir kuzey ilçesinden yazıyorum.Seyretme cephesine hapsoluşum; yaşama cephesinde işlerin,hayatın adının olmadığından mütevellit.Örneğin eskisi gibi okumalar yapsak da nedense bizdeki izi çok kolay silinmekte.Uçan kuştaki güzelliği kaybettik, hastayız der ya Mor ve Ötesi, sonra Uyan ile devam ettirir.Yine bir çembersel yolda gider gibi aynı noktaya geliyorum belki ama kaybettiklerimiz,mezarlarımız yollarımızdan,paylaşımlarımızdan çok yer kaplıyor sanki..Ben, "iskambil oynarken, yanımda birisi durursa pek memnun olurum, o zaman oyunu da iyi oynarım. Yalnız başına olan insan kadar büyük adam yoktur ama insanlarla beraber olan insan hakiki kıymetini ölçer, biçer.”
böyle diyor büyük usta Sait Faik.Bunları yazarken bulunduğum yerin Araf benzeri yapısının manzarayı iyi gösterdiğini düşünüyorum.Taşrayı ve metropolü yakından gördüm ve bize kalan resim ise beni pek iyi hissettirmiyor.Aslına bakılırsa bu Araf bölgesi, böylesi iki yakadan gelen çığlıklarla kulakları epey zorlamakta.Arkasından da hep bir azalış ve eksi yönlü grafikler geliyor gözüme.Yukarıda da söyledim yaşım itibariyle bunları hissetmek ne kadar gerçek zamanlama kalıntısıdır.Tartışmaya açılır ama minimal anlamda azalışların artık her yeri kapladığı aşikar bence.Biraz değindim ama kent yaşamını ne kadar yersek de ondan uzak kalamayacağım sanırım.Bertolt Brecht 'in yerden yere vurduğu kentleri.Şimdi bilmiyorum bundan bir ay sonra T.C'nin hangi ilinde bulunup yazmak için neler biriktireceğim,zamanı neresinden yakalayacağım hiç bilmiyorum ; ama hele bir havalar buluta alışsın,griliğine boğulsun farklı olarak neler düşecek başımıza.Kapanışı Albert Camus gibi yaptık tama olmadı gerçi beceremedim, dağınık da bırakamadım.Acaba bilnçsiz yazdığım bu son cümleler bu yazının DNA' olmasınlar ?
Zaman bizi pek kaale almadan geçerken, buralar,yazılar kurak mevsimini yaşarken aklımı taciz eden birtakım düşünceler yelkenlerini şişiriyor biraz biraz.O da şu :Bloguma adını veren hayat ve markaj kavramları.Çıkış noktam da bu iki kavramın sürtüşmesi ve etkileşimi sonucu yazıya dökülen yaşanımlar,izler,kısaca insana ait her şey.Başlangıçını tam bilemediğim bir zamandan başlayıp şimdiye uzanan bir karanlık içinde bu iki kavram arası uzaklık, değil doğrudan hızının karesiyle ters orantılı olarak artıyor.Aralarındaki görece yavaş hızla uzaklaşırlarken yazıya dökülemeyen,yaratılamayan hikaye sayısı devasa artıyor sanki.Bu izlenime İstanbul'da daha da net vardım diyebilirim.( Bu fikrime katılan ve İstanbul'da yaşayanlar, dikkat ).Üzerimizde hayatın gölgesini,kokusunu duyamayınca sanki bazı melekelerimizi de gözümüzün önünde karanlıklara kurban veriyoruz.Yaşamayı bırakıp seyretmeye daldığımız andan sonra mı doğmaya başladı bu küstah akın.Şehirler mi bizi bu kadar yakınlaştırıp bu kadar uzaklara savurdu.Bu cümleleri hayatın çoook yavaş aktığı bir kuzey ilçesinden yazıyorum.Seyretme cephesine hapsoluşum; yaşama cephesinde işlerin,hayatın adının olmadığından mütevellit.Örneğin eskisi gibi okumalar yapsak da nedense bizdeki izi çok kolay silinmekte.Uçan kuştaki güzelliği kaybettik, hastayız der ya Mor ve Ötesi, sonra Uyan ile devam ettirir.Yine bir çembersel yolda gider gibi aynı noktaya geliyorum belki ama kaybettiklerimiz,mezarlarımız yollarımızdan,paylaşımlarımızdan çok yer kaplıyor sanki..Ben, "iskambil oynarken, yanımda birisi durursa pek memnun olurum, o zaman oyunu da iyi oynarım. Yalnız başına olan insan kadar büyük adam yoktur ama insanlarla beraber olan insan hakiki kıymetini ölçer, biçer.”
böyle diyor büyük usta Sait Faik.Bunları yazarken bulunduğum yerin Araf benzeri yapısının manzarayı iyi gösterdiğini düşünüyorum.Taşrayı ve metropolü yakından gördüm ve bize kalan resim ise beni pek iyi hissettirmiyor.Aslına bakılırsa bu Araf bölgesi, böylesi iki yakadan gelen çığlıklarla kulakları epey zorlamakta.Arkasından da hep bir azalış ve eksi yönlü grafikler geliyor gözüme.Yukarıda da söyledim yaşım itibariyle bunları hissetmek ne kadar gerçek zamanlama kalıntısıdır.Tartışmaya açılır ama minimal anlamda azalışların artık her yeri kapladığı aşikar bence.Biraz değindim ama kent yaşamını ne kadar yersek de ondan uzak kalamayacağım sanırım.Bertolt Brecht 'in yerden yere vurduğu kentleri.Şimdi bilmiyorum bundan bir ay sonra T.C'nin hangi ilinde bulunup yazmak için neler biriktireceğim,zamanı neresinden yakalayacağım hiç bilmiyorum ; ama hele bir havalar buluta alışsın,griliğine boğulsun farklı olarak neler düşecek başımıza.Kapanışı Albert Camus gibi yaptık tama olmadı gerçi beceremedim, dağınık da bırakamadım.Acaba bilnçsiz yazdığım bu son cümleler bu yazının DNA' olmasınlar ?
6 Ağustos 2012 Pazartesi
Kıyıdan Kıyıdan İstanbul
Bir sürelik İstanbul ayrılığının arkasından yeniden buralardayım.İyi geçen İstanbul izlenimlerim ve kafamda oluşan imgelerle ilgili tarihe not düşmek amacıyla bir şeyler karalamanın gerekli olduğu kanısındayım.
Daha öncede anlattığım gibi biraz nefes alıp bazı şeylerden uzaklaşmak ve beni İstanbul'a çağıran kuzenlerimle vakit geçirmek; ayrıca görmediğim yerlere bir göz atmaktı.Belli yönlerden güzel geçen zamanlarım oldu.Öncelikle Çağrı'nın yanına gittim.Kendisi Beşiktaş'ta oturuyordu.Gelir gelmez Beşiktaş'ta olmak İstanbul genelini düşününce son derece harika.Tuttuğum takıma adını veren bu harika ilçe gerçekten insanı aşık eden tarihi ve görsel güzelliklere sahip.Üstelik Çağrı'nın evinin iki sokak üzerinde Dikilitaş vardı.Semte adını veren, üzerinde Osmanlıca yazıların olduğu bir taş ile ayrı sokakta oturmak.Gerçekten ayrıcalıklı bir biçem.Üstelik evin epey yokuşta bir yerde olmasıyla boğaz manzarası, vapurları ve Kız Kulesini bir miktarda görmesi pastanın üzerindeki çilek etkisini kat be kat yükselten değişkenlerdi.Şu yeniden farkettim ki boğaz İstanbul'un şah damarı olsa gerek.Zaten gittiğimiz yerlerde hep boğazı çevreleyen yerler olduğundan İstanbul imgelemim son derece geçer notlara sahip oldu.Elbette gözümüze çarpan kötü görüntüler,vizyonsuz ve temelsiz inşalar da mevcut.Böylesi bir tarih ve doğa cömertliğine bu kadar vurdum duymazlıkla yaklaşıp çirkin yapılar yapılsa bile; buna rağmen İstanbul'un belirli bir güzellik ve otantiklik seviyesi tutturması gerçekten anlamlı.Bazen düşünmedim değil; bu şehir Portekiz'de olsa nasıl bir biçimde bize sunardı kendini ?
Çağrı ile kıyıdan kıyıdan iyi mesafeler yaptık.Ortaköy,Bebek,Kuruçeşme,Dolmabahçe gerçekten insanın keyfini katlayan yerler.Hele de İnönü Stadı'nı görmek, çevresini keşfetmek,Beleştepe'den sahayı görmek,stadın saray,boğaz ve yeşil ile olan komşuluğu ve uyumu anlatılmaz düzeyde.Oldukça objektif yazıyorum bunu.Beşiktaşlı olmasam da aynı şeyleri yazardım.Eminim.İlk gittiğim günlerde havanın sıcaklığı epey yüksekti.Samsun kadar nemli olmasa da yaman bir sıcağa sahipti İstanbul.Neyse ki Çağrı'nın evi biraz yüksekteydi ve akşamları güzel esiyordu.Özelikle hafta içleri biraz sıkıcı geçti.Çağrı staj için sabahın erkeninden Gebze'ye gittiği için bunaldığım zamanlarda oldu.Gelmeden önce tasarladığım dost görüşmelerinden de bir çoğu bazı uyumsuzluklar yüzünden heba oldu.Netice de çoğu iş sahibi çalışan insanlar; ben ise gezmeye gelmiş aylak bir adam.Bir de bu yalnızlık sıkılmaları olmasaydı İstanbul'dan alacağım pozitif yüklem çok daha iyi olabilirdi.Ne de olsa farkını bu noktada göstermesi bu şehire olan bakışımı sağlam biçimde daha da artırabilirdi, olsun.Buradan Çağrı'ya da şükranlarımı sunayım.Zamanlama yönünden staj ve Ramazan değişkenleri olmayan bir zamanda olsak çok daha farklı olabilirdi şeklinde uzlaştığımız bir fikir var ki; bir daha ki sefere bunu geliştirmenin peşinde olacağız,söz.
İkinci bölümdeki durağım ise Yeşilköy oldu.Bu sefer diğer kuzenim Ela'nın yanındaydım.Kendisi çok sevdiğim ve değer verdiğim,çocukluğumdan beri beni çok seven,hayat dolu kuzenim.Ben askerde iken Yeşilköy'den ev aldığını ve bitince mutlaka gelmemi istedi.Bende aslında askerde geçen sıkıcı son bir ayım içinde kafamda avunmak için çıkınca İstanbul'a gitme fikrini hep taze tutmuştum.Bunda Ela'nın samimi daveti ve benim can sıkıntılarım çokça güdüleyici olmuştu.En azından bunu hayata geçirmiş olmanın verdiği bir iç rahatlığı da var içimde.Bir de Ela'yı uzun zaman sonra görecek olacağım için ayrı memnundum.Bana adresini verdikten sonra Beşiktaş'tan Taksim'e geçip Yeşilköy dolmuşuyla yola koyuldum.Trafiğe fazla takılarak da olsa Yeşilköy'e geldiğimde gördüğüm manzara beni çok şaşırttı.Geldiğimde etrafıma bakınca gördüğüm köşkler,tarihi evler,insanlar beklentimin epey üstündeydi.Sanki eskiden kalma bir ada gibiydi Yeşilköy.Köşkler,zevkli bir mimariyle yapılmış evler,kediler,sokaklar,insanlar tam anlamıyla beni mest etti.Bu mest oluş Ela'nın yeni evini görmemle inanılmaz düzeylere vurdu.Bahçe katında,zevkle dekore edilmiş, ağaçlar altında sakin ve insana huzura boğan bir biçimi vardı.Ben eve gelirken aklıma Sait Faik'in öyküleri gelmişti ki ; bir baktım sağımda onun adının olduğu bir sokak.Ne kadar mutlu olduğumu anlatamam.Gerek çevrenin sakinliği,denizin esintisi, akşam serinliği,gerek mimarisiyle beni benden aldı desem yeridir.Özellikle Ela ile bahçede yediğimiz, uzunca süren sohbet eşliğindeki akşam yemeklerinin kıymetini nasıl betimlesem bilmiyorum.Doğrudan İstanbul atmosferi diye bir şeyin kolay bulunamayacağı fikrindeyim böylesi bir zamanda; ancak Yeşilköy'de Ela ile birlikte İstanbul'un ne demek olduğu yönündeki kavrama çok çok yaklaştığım bir yer oldu Yeşilköy.Akşamları sahilde yürürken daha da artan bir ivmeyle orada bulunmamın çok özel bir zaman olduğu fikri perçinlendi.Orada Rumca konuşan yaşlı insanlar vardı.Üstelik üst katımızda oturan komşular Ermeniydi.Bunları duyunca gerçekten memnun oldum.O kadar değerli ve hatırşinas insanlar ki insanın böyle muhabettli komşuları olması büyük bir şans.Bu kesin.Hele ki İstanbul gibi bir yerde.Geçenlerde Sait Faik'in bir öyküsü üzerine yazdığım bir yazı vardı.Kaybolan insanlar üzerineydi ve o insanların hala var olduklarını görmek,onlarla konuşmak gerçekten büyük bir kazançtı benim açımdan.Bu da oralara olan sevgi ve bağlılığımı daha da yüksellti diyebilirim.Yeşilköy'de iken Ela hafta içleri çalıştığından gündüzleri bir miktar sıkılma emareleri göstersem de akşam olduğunda onun gelmesiyle bütün kötü yüklenimleri bir kalemde unuttum desem yeri.Buradan Ela'ya da sonsuz şükranlarımı sunmalıyım.Benim için harika bir deneyim ve keşif oldu.Sanki Yeşilköy'ü görmesem bir şeyler eksik olacaktı.
Güzel ve olumlu - bazen,bazı dostlarla görüşemeyince sıkıcı olsa da - anlamlı bir tatil oldu İstanbul benim yönünden.İstanbul çok fazla bildiğim bir yer değildi.Bu gidişim de açık konuşmak gerekirse oldukça denize bakan,tarihi,ve çoğu kişinin fazla uğrayamadığı; kısaca İstanbul'u İstanbul yapan yerleri gezdim ve buralarda kaldım.Bir süre Ankara'da yaşayınca İstanbul hep ürkütücü gelirdi gözüme.Şunu itiraf etmem lazım: Sanki Türkiye'de yaşıyorsak ya İstanbul'a yakınlaşırız yada ondan uzaklaşırız.Kent hayatına,edebiyata,sinemaya,tiyatroya,kitap evlerine,konserlere,ünlü simaalara... Velhasıl sanata ve akıcı bir kent yaşamına, her şeyin alternatifinin ve çeşidinin haddinden fazla olmasına.Tüm bu imkanları düşününce İstanbul'da hayat varsa diğer şehirlerde ki nedir,veya tam tersi mi bu önermenin diye sormadan geçemeyeceğim.İnsanları besleyen büyük bir kazan burası.Hemde sayısı bilinmeyecek açlıkları olanlar için.
Elbette İstanbul'un bu anlattıklarımla alakası olmayan yerleri de çok fazla.Ben kötü yanlarını görmedim şimdilik ama anlatan,buradan bıkan, küfür eden çok sayıda insan var.Hatta geliş ve gidişte hiç köprü trafiğine bile takılmadan geçtim dersem küstahlık etmiş olmam herhalde.
Aklıma ilk düşündüğümde gelenler bunlar,gereksiz detaylar ile yazıyı boğmak da anlamsız.Yine de çok anlamlı anlar yaşadığım için son derece memnunum.Katkısı olan herkese selam olsun.
Daha öncede anlattığım gibi biraz nefes alıp bazı şeylerden uzaklaşmak ve beni İstanbul'a çağıran kuzenlerimle vakit geçirmek; ayrıca görmediğim yerlere bir göz atmaktı.Belli yönlerden güzel geçen zamanlarım oldu.Öncelikle Çağrı'nın yanına gittim.Kendisi Beşiktaş'ta oturuyordu.Gelir gelmez Beşiktaş'ta olmak İstanbul genelini düşününce son derece harika.Tuttuğum takıma adını veren bu harika ilçe gerçekten insanı aşık eden tarihi ve görsel güzelliklere sahip.Üstelik Çağrı'nın evinin iki sokak üzerinde Dikilitaş vardı.Semte adını veren, üzerinde Osmanlıca yazıların olduğu bir taş ile ayrı sokakta oturmak.Gerçekten ayrıcalıklı bir biçem.Üstelik evin epey yokuşta bir yerde olmasıyla boğaz manzarası, vapurları ve Kız Kulesini bir miktarda görmesi pastanın üzerindeki çilek etkisini kat be kat yükselten değişkenlerdi.Şu yeniden farkettim ki boğaz İstanbul'un şah damarı olsa gerek.Zaten gittiğimiz yerlerde hep boğazı çevreleyen yerler olduğundan İstanbul imgelemim son derece geçer notlara sahip oldu.Elbette gözümüze çarpan kötü görüntüler,vizyonsuz ve temelsiz inşalar da mevcut.Böylesi bir tarih ve doğa cömertliğine bu kadar vurdum duymazlıkla yaklaşıp çirkin yapılar yapılsa bile; buna rağmen İstanbul'un belirli bir güzellik ve otantiklik seviyesi tutturması gerçekten anlamlı.Bazen düşünmedim değil; bu şehir Portekiz'de olsa nasıl bir biçimde bize sunardı kendini ?
Çağrı ile kıyıdan kıyıdan iyi mesafeler yaptık.Ortaköy,Bebek,Kuruçeşme,Dolmabahçe gerçekten insanın keyfini katlayan yerler.Hele de İnönü Stadı'nı görmek, çevresini keşfetmek,Beleştepe'den sahayı görmek,stadın saray,boğaz ve yeşil ile olan komşuluğu ve uyumu anlatılmaz düzeyde.Oldukça objektif yazıyorum bunu.Beşiktaşlı olmasam da aynı şeyleri yazardım.Eminim.İlk gittiğim günlerde havanın sıcaklığı epey yüksekti.Samsun kadar nemli olmasa da yaman bir sıcağa sahipti İstanbul.Neyse ki Çağrı'nın evi biraz yüksekteydi ve akşamları güzel esiyordu.Özelikle hafta içleri biraz sıkıcı geçti.Çağrı staj için sabahın erkeninden Gebze'ye gittiği için bunaldığım zamanlarda oldu.Gelmeden önce tasarladığım dost görüşmelerinden de bir çoğu bazı uyumsuzluklar yüzünden heba oldu.Netice de çoğu iş sahibi çalışan insanlar; ben ise gezmeye gelmiş aylak bir adam.Bir de bu yalnızlık sıkılmaları olmasaydı İstanbul'dan alacağım pozitif yüklem çok daha iyi olabilirdi.Ne de olsa farkını bu noktada göstermesi bu şehire olan bakışımı sağlam biçimde daha da artırabilirdi, olsun.Buradan Çağrı'ya da şükranlarımı sunayım.Zamanlama yönünden staj ve Ramazan değişkenleri olmayan bir zamanda olsak çok daha farklı olabilirdi şeklinde uzlaştığımız bir fikir var ki; bir daha ki sefere bunu geliştirmenin peşinde olacağız,söz.
İkinci bölümdeki durağım ise Yeşilköy oldu.Bu sefer diğer kuzenim Ela'nın yanındaydım.Kendisi çok sevdiğim ve değer verdiğim,çocukluğumdan beri beni çok seven,hayat dolu kuzenim.Ben askerde iken Yeşilköy'den ev aldığını ve bitince mutlaka gelmemi istedi.Bende aslında askerde geçen sıkıcı son bir ayım içinde kafamda avunmak için çıkınca İstanbul'a gitme fikrini hep taze tutmuştum.Bunda Ela'nın samimi daveti ve benim can sıkıntılarım çokça güdüleyici olmuştu.En azından bunu hayata geçirmiş olmanın verdiği bir iç rahatlığı da var içimde.Bir de Ela'yı uzun zaman sonra görecek olacağım için ayrı memnundum.Bana adresini verdikten sonra Beşiktaş'tan Taksim'e geçip Yeşilköy dolmuşuyla yola koyuldum.Trafiğe fazla takılarak da olsa Yeşilköy'e geldiğimde gördüğüm manzara beni çok şaşırttı.Geldiğimde etrafıma bakınca gördüğüm köşkler,tarihi evler,insanlar beklentimin epey üstündeydi.Sanki eskiden kalma bir ada gibiydi Yeşilköy.Köşkler,zevkli bir mimariyle yapılmış evler,kediler,sokaklar,insanlar tam anlamıyla beni mest etti.Bu mest oluş Ela'nın yeni evini görmemle inanılmaz düzeylere vurdu.Bahçe katında,zevkle dekore edilmiş, ağaçlar altında sakin ve insana huzura boğan bir biçimi vardı.Ben eve gelirken aklıma Sait Faik'in öyküleri gelmişti ki ; bir baktım sağımda onun adının olduğu bir sokak.Ne kadar mutlu olduğumu anlatamam.Gerek çevrenin sakinliği,denizin esintisi, akşam serinliği,gerek mimarisiyle beni benden aldı desem yeridir.Özellikle Ela ile bahçede yediğimiz, uzunca süren sohbet eşliğindeki akşam yemeklerinin kıymetini nasıl betimlesem bilmiyorum.Doğrudan İstanbul atmosferi diye bir şeyin kolay bulunamayacağı fikrindeyim böylesi bir zamanda; ancak Yeşilköy'de Ela ile birlikte İstanbul'un ne demek olduğu yönündeki kavrama çok çok yaklaştığım bir yer oldu Yeşilköy.Akşamları sahilde yürürken daha da artan bir ivmeyle orada bulunmamın çok özel bir zaman olduğu fikri perçinlendi.Orada Rumca konuşan yaşlı insanlar vardı.Üstelik üst katımızda oturan komşular Ermeniydi.Bunları duyunca gerçekten memnun oldum.O kadar değerli ve hatırşinas insanlar ki insanın böyle muhabettli komşuları olması büyük bir şans.Bu kesin.Hele ki İstanbul gibi bir yerde.Geçenlerde Sait Faik'in bir öyküsü üzerine yazdığım bir yazı vardı.Kaybolan insanlar üzerineydi ve o insanların hala var olduklarını görmek,onlarla konuşmak gerçekten büyük bir kazançtı benim açımdan.Bu da oralara olan sevgi ve bağlılığımı daha da yüksellti diyebilirim.Yeşilköy'de iken Ela hafta içleri çalıştığından gündüzleri bir miktar sıkılma emareleri göstersem de akşam olduğunda onun gelmesiyle bütün kötü yüklenimleri bir kalemde unuttum desem yeri.Buradan Ela'ya da sonsuz şükranlarımı sunmalıyım.Benim için harika bir deneyim ve keşif oldu.Sanki Yeşilköy'ü görmesem bir şeyler eksik olacaktı.
Güzel ve olumlu - bazen,bazı dostlarla görüşemeyince sıkıcı olsa da - anlamlı bir tatil oldu İstanbul benim yönünden.İstanbul çok fazla bildiğim bir yer değildi.Bu gidişim de açık konuşmak gerekirse oldukça denize bakan,tarihi,ve çoğu kişinin fazla uğrayamadığı; kısaca İstanbul'u İstanbul yapan yerleri gezdim ve buralarda kaldım.Bir süre Ankara'da yaşayınca İstanbul hep ürkütücü gelirdi gözüme.Şunu itiraf etmem lazım: Sanki Türkiye'de yaşıyorsak ya İstanbul'a yakınlaşırız yada ondan uzaklaşırız.Kent hayatına,edebiyata,sinemaya,tiyatroya,kitap evlerine,konserlere,ünlü simaalara... Velhasıl sanata ve akıcı bir kent yaşamına, her şeyin alternatifinin ve çeşidinin haddinden fazla olmasına.Tüm bu imkanları düşününce İstanbul'da hayat varsa diğer şehirlerde ki nedir,veya tam tersi mi bu önermenin diye sormadan geçemeyeceğim.İnsanları besleyen büyük bir kazan burası.Hemde sayısı bilinmeyecek açlıkları olanlar için.
Elbette İstanbul'un bu anlattıklarımla alakası olmayan yerleri de çok fazla.Ben kötü yanlarını görmedim şimdilik ama anlatan,buradan bıkan, küfür eden çok sayıda insan var.Hatta geliş ve gidişte hiç köprü trafiğine bile takılmadan geçtim dersem küstahlık etmiş olmam herhalde.
Aklıma ilk düşündüğümde gelenler bunlar,gereksiz detaylar ile yazıyı boğmak da anlamsız.Yine de çok anlamlı anlar yaşadığım için son derece memnunum.Katkısı olan herkese selam olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
