28 Ocak 2011 Cuma

Sonunda

Çelişkileri çözmek her zaman faydalıdır hayatta.Ben en azından 2 aydır beynime prangalı düşünceler çelişkisinden bu hafta kurtuldum.Bir daha da geriye dönüp bakmak istemiyorum.İskender' in kitabında şöyle bir cümle vardı." Sana bir avuç tuz yedirsem sabaha kadar tuzu değil suyu düşünürsün." Benim hayatımda hep bu sürüncemeye yapışmış bir halde gidiyor ama artık gitmeyecek.Gölgelerin gücü adına güç bende artık lann

8 Ocak 2011 Cumartesi

Soğuk bir günden elimizde kalanlar

Bugünün en güzel ve anlamlı zamanlarını Kızılay'da Hilal ile geçirdim.Gerçi onu 20 dk Güvenpark'ta beklemekte olmasaydı daha bir güzel olurdu sanki.Aklıma onu beklerken aynı yerde 2 yıl önceki bekleyişlerim geldi.Zaman ne kadar çabuk akıyor ve biz her an devasa bir değişim/dönüşüm içerisindeyiz bunu çok daha net gözlemledim.Akşam soğuğu gerçekten dillere destan burada, bunu Hilal' e şaka yollu da olsa söyledim.Onunla bir süredir görüşemedik ve bu sefer ki buluşmamız tamamen benim akıl yürütmelerim sayesinde gerçekleşti.Tabi yürütüşler bazen elimde öyle bir patlıyor ki sormayın gitsin.

Birlikte Leman Kültür' e gittik.Sağlam birer yemek yedik orada.Yalnız benim yediğim bifteğin içinde mantar vardı.Zaten mantarı hiç sevmem ama bozuntuya vermeden yedim ve bir kez daha anladım ki biber ve mantar benim evimdeki mutfağa asla giremeyecek ikili olarak kalmaya devam edecekler.Yemeğin ardından biraz daha turladık ancak dışarıda müthiş bir soğuk vardı. Hilal : " Ankara'yı kış mevsiminde daha çok seviyorum." ,Bende:"Şu Kızılay'da bir kar olsaydı çok daha güzel olurdu." dedim ve ikimizde birbirine paralel cümleler kurduk.Burada önemli olan ikimizinde Ankara ve kış mevsimi için düşündüklerimizin benzer şeyler olmasıydı.Bu konuda birçok insanla anlaşamadığım için Hilal ' in bu çıkışı oldukça hoşuma gitti.Yalnız değilim bu konuda.O var en azından .

Birlikte gezerken Ankara' nın bendeki o naifliğini birlikte daha da bir güzel yaşadık.Ben bu şehri seviyorum nedendir bilinmez.Bu akşam iyi ki Hilal vardı.Buradan bir şekilde ona teşekkür ediyorum.Aksi takdirde bu akşam zor geçecekti bir de geçen haftadan tasarladıklarımı düşününce...

7 Ocak 2011 Cuma

Ankara'dan Sesler

An itibari ile Ankara'dan seslenmekteyim.Bu şehri ne kadar sevdiğimi herkese söylerim; ancak zevksiz olduğum şeklinde bir karşı cevap verilir.Bazen bende anlamıyorum, demek ki Ankara düzeniyle, işleyişiyle benim gibi ruhu matematiksel işlemlerle formülize edilen bir insan için ideal bir kent.Buranın soğuğu bile güzel=)İnsanı uykudan uyandırıyor.Gerçi 7 saatlik yolculukta 1 saat ancak uyuyabildim fakat ne gözlerim kanlandı ne de yorgun hissediyorum kendimi.Son derece zindeyim.
Bugün için son derece kurgusal planlarım var.Birazdan onları gerçekleştirmek için harekete geçeceğim.Nedendir bunları yazarken olumlu hisslerle yazıyorum ama inşallah aksi bir şeyler yaşanmaz.Bu kenti seviyorum ve buraya klasik koşullanma yoluyla oluşabilecek her duruma karşı kararlılıkla savaşmaya hazırım, hiç olmadığı kadar.Güzel bir Kızılay turu iyi gelecek hepimize.Neyse hayat çok kısa.Beklekmemek lazım,Bu kadar yeter. Haksız mıyım ?

3 Ocak 2011 Pazartesi

İnsan Sevdiği Şarkılar Kadardır(*)

Aşk söküklerini diken bir terzi gibidir kimi şarkılar: Kah çılgınlığı dizginler, kah çıldırtır, kah çılgınlığın tezahürüdür. Bazen hep' lerde buluşur marş olur ; bazen de hiç'e bulanır ağıt olur.Şarkılar yaklaştı mı kaçmayacaksın .Bırak kuşlar terk edip gitsin; bırak , gökyüzünün lağım şebekesi çöksün; ıssız adaya düşen hristiyan yanına üç şey olarak baba, oğul ve kutsal ruhunu alsın; sen önce yüreğini,sonra aklını bir de varoluş nedenini al.Gerisi şarkılara kalsın....// Medusa'nın Makası ( sf130)

1 Ocak 2011 Cumartesi

Geri Adım

Bana genel olarak Yılbaşı- Noel- Chistmas kavramlarını somut olarak çok anlam yüklemez.Yüklese yüklese Hristiyanların kırmızı kukuleta, kar , kış motifleri benim melankolizmimde arada fark ettiğim konulardır.İçimide ısıtır hani.Saat 12'yi vurana değin geriye saymakta pek tatmin etmiyor.Zaten bu akşam bizimkiler geldi ve acayip durağan bir akşam geçirdik.Sıradan bir gece aslına bakarsak.Aklıma bundan iki yıl önce geçirdiğim yılbaşı geceleri geldi.O zamanlar arkadaşlarım vardı ve evde oturmayan tiplerdik.Neler yapardık neler!!.(Fren)Şimdi ne o arkadaşlar ne ben aynıyız ve çok farklı konumlardayız.Buna karşı konulmaz devinim deyip sıyrılmak istiyorum, yinede bir ara aklıma geldi bu geçmiş deneyimler.Olsun en azından yaşamış olmanın verdiği iyelik bile öyle yabana atılacak kadar basit değil.

Yazıya başlamadan önce Sevgili Yekta Kopan'ın blogunu okudum.O da kendi açısından kısa bir şekilde 2010'u değerlendirmiş.Bende buna benzer bir yolculuk yapsam mı diye düşünürken eşsiz ve bir o kadar da çöplük zihnimi hafiften dut ağacı gibi sallamaya çalıştım.Genel olarak güzel geçen bir yıl olmadığı başlığı altında; hayal kırıklıkları, yalnızlıklar, çaresizlikler, arada güzel haberler v.s. Genel toplama vurduğumda negatif yanının daha bir ağır bastığı gerçek.Çok ilginç kopmalarda yaşadım, katıla katıla güldüğüm güzel paylaşımlarla zamanı da ördüm.

İçlerinden öne çıkan en çarpıcı örnek ise Dedemin vefat edişiydi.Bundan bir yıl önce çok hasta olduğunu iyi hatırlıyorum.Bilinç düzeyinde yaşadığım ilk kaybettiğim kişiydi.Üstelik üzerimde somut olarak ifade edemeyeceğim emekleri olan birisi olarak, gözlerimin önünde erimesi sanırım takvimlerden ayrılan 2010'da benim için en büyük kayıptı.Onun ardından yazdığım bir yazıda da bu süreci kendimce anlatmıştım.Dedim ya yakın geçmişe bir projeksiyon tutacak olsam ortaya çıkacak en gerçekçi tespit onun gidişi olurdu herhalde.Elbette başka iyi/kötü edimlerim oldu.Hiçbirini yok saymak olmaz.Bence yazmaya değer bunlar.Neyse yaşamaya devam edeceğiz elimizden geldiğince bu köhne geminin içinde.Umut tükenecek kadar tüketilemedi daha.

30 Aralık 2010 Perşembe

Bu Teoman'ın Yağmur 'udur; ancak kendimce eklemek istediklerim var.




An itibari ile yağmur'un ne şiddette yağdığını bilmiyorum ama onunla ilgili bir şeyler yazmaktan oldukça hoşlanıyorum.Elbette her zaman yağmur altında sırılsıklam ıslanmak hoş bir durum değil, kabul.Ben yağmurun asil ve tılsımlı bir doğal süreç olduğunu düşünenlerdenim.Aklıma Almora'nın Princess of Rain adlı şarkısı geldi birden ve bu şarkıyı yakıştırdığım bir kişiye de anlattım bu durumu.Bu akşamın Yağmur'unu sırtında taşıyacak olan şarkı ise Teoman'ın Yağmurudur.

Yaklaşık 6-7 yıldır dinlediğim bir parçadır Teoman 'ın Yağmuru..Benim benliğimde daha ilk ve yüklenmemiş haliyle bile son derece önemli yerler edinmişti.Zihnimdeki, hayalimdeki ütopyalarla sarmalanacak kadar büyük ve asil bir şarkıydı.Sonraki süreçler içerisinde yaşam içinde bir takım değişimlerle birlikte hayatıma bir yerden çentik atmış oldu benimle.

Tarihler 2006 yılının ilk aylarını göstermekteydi.Ben o zamanlar üniversite birinci sınıfta okumaktaydım ve Bafra- Samsun arasında yorucu bir mekik dokumaktan yorgun düştüğüm için yeni çareler aramakla geçen günlerim vardı.İkinci dönemle birlikte staj yapacağım okulun Bulvar 'da olmasıyla aklıma gelen çare belliydi.Annemin kuzeni Muhsine Teyze.Kendisi oğlu ile birlikte Çiftlik Caddesi'nin göbeğinde oturan çok sevdiğim ve değer verdiğim bir insandır.Staj günleri artık onlarda kalıyordum, oradan rahat bir şekilde staj okuluma gitmekteydim.Evin Çiftlik Caddesinden girişi vardı ve bütün caddeyi iki cepheden görmekteydi.Evin pencerelerinden özellikle sabahın erken ve akşamın hareketli saatlerinde bakmak benim için paha biçilmez anlardı.Özellikle de kış mevsiminde sıcak odadan akşam saatlerinde Çiftlik Caddesinin o ışıklı ve yorucu kalabalığını seyretmek gerçekten büyük zevk aldığım anlardı.

Yalnız kaldığım anlarda-en çokta kapalı, yağmurlu havalarda- salonda Teoman 'ın 'O' adlı albümünden Yağmur 'u dinlemek o evin,anın ruhumda bütünlenişi hala hatırladığımda bile o günkü tazeliğini korumakta.Orada olan bütünleşme bir şehir,yağmur,hayat ve ben arasında olan bir akımdı.Melankolik bir insan olarak o bütünleşmenin bendeki yansıması gerçekten tarifsiz.İtiraf etmem gereken şeyse son derece burjuva süreçti.Kabul , ışıldayan zamanlardı! yinede hatırlamak istediğimde hala o tatlı bütünleşmeyi duyumsar gibi oluyorum.

Şimdiki zamana gelince belli açıdan aynıyım.Şehirleri, yağmurlu kapalı havaları ve melankolizmi seviyorum.Şarkıda 'Bir şehri tam kalbinden beyninden vurup gitmek var' sözünü o zamanlar Samsun için düşünürdüm, şu an da beynine sıkmak istediğim şehirler var aklımda, bende gizli.Yinede eskimeyen haliyle Yağmur bendeki eşsiz yerini korumaya devam edecek.

27 Aralık 2010 Pazartesi

Zaman Tadımına Hoşgeldiniz !

Dün akşam Bafra'da iken-aslında yeni fark etmiyorum- özellikle belli bir saatten sonra kendimi mengenede sıkışan hurda bir araba gibi tanımlamaya başladım.Bu başlı başına kendiliğinden oluşan bir durum değil aslında.Bütün bir günü sıkıcı bir şekilde geçirip, gazete okumaktan başka yapacak işi bulunmayan bir kimsenin bu türden bir tespitte bulunmasında pek bir sakınca aramamak lazım değil mi ? Tek başına kendimi hedef göstermiyorum, yanlış anlaşılmasın.Bu süreçte hem benim hemde dışımdaki dünyanın kesişimidir burada yazılanlar.Üstelik kafamın içinde Arizona' daki dev kalyonlara benzeyen boşluklar var gibi geliyor bana.Üstelik bu aralar karar vermek denen kavramdan son derece uzaklaştığımı ve aklımda bitmek bilmez yankıları da yan yana getirdiğimde içinden çıkılmaz bataklıkta gezindiğim aşikar her halde.Neyse Çetin Altan ' ın dediği gibi 'Enseyin Karartmayın '

Buradan gelmek istediğim bir nokta var.Bu hususta Schopenhauer ' in görüşlerini okuduğumda belli bir noktaya ulaşılabilir kanısındayım.Filozof buna benzer bir şey söylüyor, kendi cümlelerimle yorumluyorum.Şöyle ki; düşünür hayatın bir nehire benzetildiğinde aralıksız,rahat akmasıyla amaçsız ve bir dar bir yere sıkıştığını; eğer nehrin bir engelle karşılaşıp o engeli aşmaya çalışmasıyla, zorlanmasıyla,acı çekmesiyle büyük ve önemli bir noktaya evrilebileceğini anlatıyor.Üstelik zaman kavramını tadabilmek içinde sıkılmaktan başka bir yol olmadığını söylerken; en mutlu anlarımızda zaman kavramını ne kadar belirsiz ve hissedilemez bir şey olduğunu belirtiyor.Schopenhauer ile ilgili bu konuda daha sonrada bir şeyler yazmayı düşünüyorum.

Dün akşam yaşadığım bu daralmışlıkla az önce yazdıklarım arasında da bir bağlantı olduğunu ziyadesiyle söyleyebilirim.Zaman denen kavramı her yönüyle hissedebilmek için sıkılmak ve acı çekmek gerekiyorsa bundan büyürerek çıktığımız için memnun mu olmayılıyız yoksa sıkılmaktan şikayet etmeye devam mı ? Aslında  düşünmeye değer buluyorum bu soruyu.Belki de biraz ağır ve karmaşık bir yazı oldu ama akıl kurcalamaya değer bir soru kanımca.

Düşünürken Shamrain de iyi gider hani.Kolay gelsin o zaman ;=)
Shamrain- To Leave

24 Aralık 2010 Cuma

Şöyle Böyle ...

Bir süredir boşlamaktayım burayı, farkındayım.Gerçi gündüzleri aklıma -özellikle de tramvayla yolculuk ederken- yazacak o kadar malzeme geliyor ki; ancak eve geldiğimde hepsini yeniden çağırmakta zorlanıyorum nedense.İçimden şu an da yatağıma yatıp Empyriyum dinlemek istiyorum ama yazmakta gerekli.Uykumu alamadım bugün, farkına varıyorum şimdi.
Sabahta zor kalktım erkenden.Tabi erken kalkmamın bir nedeni var.Ezgi Koleji'nde işe başladım artık.En azından erken uyandığımda bir amacım var.Sırf bu bile beni onore etmeye yetiyor.Görüldüğü gibi ne kadar da kolay mutlu olabilen bir yapım var.Bugün itibari ile Ezgi Koleji 'ndeki ikinci günümü tamamlamış bulunuyorum.Gerçekten son derece güzel bir ortamı var okulun, bu yadsınamaz.Benimde amacım gelecek sene oraya bir şekilde kapacağı atmamı sağlayacak performansı sergilemek.Bunu başarabilirsem eğer Gregor artık misyonunu tamamlamış olacak.Benim için büyük bir sıçrama tahtası olacak.Okulun genel yapısı da beni oraya çeken etmenlerin önemli bir kısmını oluşturmakta.Bakalım , hadi hayırlısı.
Bu akşam 8 de operaya "Saraydan Kız Kaçırma" oyununa gittim.Beğendim diyebilirim.Zaten işin içinde senfoni ile teatral unsurlar varsa bende varım o kadar.Eve gelince acayip bir ağırlık hissi çöktü ve hala üzerimde.Empyrium açıp biraz dinlenme vakti artık.Burayı da boş bırakmamak lazım zira bana ihtiyacı var.

19 Aralık 2010 Pazar

Yolcu Yolunda Gerek...

Samsun'da yüksek bir ama çok yüksek bir tepeye çıkmalı.Işıkların olmadığı, rüzgarın derimi yaktığı bir yerden; sanki bir deniz feneri gibi çok uzakları gözlemeli.Denizi görmeli önce mesela Sivastopol'u aramalı karanlığın ufkunda.Arkasından güneye çevirmeliyim bedenimi.Ankara' yı görmeli korkmadan.Karadeniz' i buraya hapseden dağları aşmalı.Ankara'nın gece ayazını hissetmeliyim iliklerime kadar.Durmamalı Akdeniz ' i aramalıyım.Belki bana eşlik edecek süt liman bir kıyıya çekiverir Akdeniz, ne dersin.Karanlıkta kaybolmalıyım rüzgarın kelepçelerine direnmemeli.Zapt etmeli beni, söz zorluk çıkarmam.O yüksek tepe görse son kez suretimi.Mızıkasında rüzgarla eşlik edip uğurlasa beni gözlerimin çevrili olduğu yerlere ve ardımdan sessizliğine yeniden gömülse o yüksek ama yüksek tepe.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Böyle Anlaşmamıştık

Bu konuyla ilgili bir süredir yazmayı tasarladığım şeyler vardı.Dün gece ki şaka şaşkınlığın ardından yapmış olduğumuz uzuuun telefon konuşmasının belli bir kesitindeki diyalogları aklıma getirdiğimde(diğer kısmı da çok önemli) yazmaktan kaçamayacağımı anladım.O kesit ki aslında hayatımızı öyle umarsız ve küstah bir biçimde yönetiyor ki kendi benlik algılarımızdan ne kadar da savrulduğumuzu açıkça görebiliyoruz.Genel anlamda gerekli görev ve sorumlulukları yerine getiriyor oluşumuz bile bazen gerekli gereksiz zihin girdaplarına düşmemizi engelleyemiyor.Üstelik tüm süreçlerin maddi manevi yönlerini kavrayan kişiler olarak her ne kadar rahat bir statüde olsak da geleceği kendi üslubumuzla  kuramayışımız bazı bünyelerde baş ağrısı bazı bünyelerde ise derin düşünce buhranlarına yol açıyor istemeden de olsa .
Gerekli aile desteğini her ne kadar arkamıza almış olsak da sonuç bazında hayatımızda bazı şekillendirmeleri yapma iradesini gösteren aklı başında bireyler olarak bu bozuk ve lümpen düzen içerisinde bir zayiattan söz açmak zorundayız istemeden de olsa.Burada tamamen sistemler üstü bir bakış açısıyla yaklaşsak bile ne kadar duru bir noktaya ulaştığımızı bilemiyorum.Gereken eğitimi alıp arkasından piyasa koşulları içinde tamamen Darwinistce bir anlayışla, eğer muhteşem isen işini yaparsın ;yok eğer değilsen piyasanın timsahları seni bir güzel yutarlar.Bunlar yalnızca olayın somut yansıyışları.Psikolojik alt yapıyı analiz etmeye kalktığımızda ise önümüze uçsuz bucaksız bir evren çıkmakta.Üstelik son derece karamsar ve gelecek ışığından yoksun.Hal böyleyken tüm bu değişkenlerin sonuç bazında bize bıraktıkları var.Durmadan önümüze bir eşik çıkarıyor ve her tökezleyişimizde daha da büyüyen bir yara gibi kanatmaya devam ediyor bizi.
Yinede telefonda söylediğim gibi içsel anlamda tam bir özveri gösterdikten sonra bir şekilde bunlarla savaşmanın karşılığın alacağız.Belki alamasak da hayatta bir şekilde aydınlığı doğuracak kapıları aramaktan yılmayacağımıza söz verdik, öyle değil mi ??

16 Aralık 2010 Perşembe

Adını Koymadım, Sürpriz(*)

Şu an itibari ile yazmak eylemini gerçekleştirirken son derece şuursuz bir noktada olduğumu girizgah olarak belirtmeyi son derece gerekli buluyorum.Zira yazının devamında tutarsız ve enteresan ifadeler kullanabilirim.Kendimi uçsuz bucaksız bir dehlize düşmüş gibi hissediyorum.Son derece duygusuz ve bununla birlikte akıntıya sürüklenmiş bir geminin çaresiz manevra yapışındaki görüsel çaresizliği yaşamaktayım.Bu kadar bulanık bir analizde Paxil adlı destekleyicinin de etkisi yadsınamaz.Onun sayesinde etrafımda soyut bir kalkan varmış gibi, beni aslında her şekilde parçalanacağım bir durumda ayakta tutuyor.Biliyorum bu içsel bir refleks değil tamamen dış destekle olan bir savunma olsa da bunun arada bir beni ayakta tutan yegane cephe olduğu konusunda eminim.

Biliyorum, yine son derece etrafı örülmüş cümleler kuruyorum.Sen bunları sevmiyorsun ancak; bunu yapmak istiyorum.Hayır kendimdeyim, aslında kendimi hiç kaybetmedim sadece iyi adapte olabilen bir yapım var.Bunu ikimizde üstü kapalı şekilde dile getirdik.Üstelik karşılıklı bir yükselişle kurulan bir gökyüzü cenneti var.Bunu biliyorum ve asla ona zarar getirebilecek bir olgunun hareket etmesine müsaade etmeyeceğim.Zira en sonuna kadar koşturulabilecek bir maraton ve her anıyla her ter döküşüne methiyeler düzülecek bir zemini olduğunu biliyoruz .

Meşrebimi bozmuyorum.Bari burada biraz daha rahat salınan bir rüzgar gülü özgürlüğünde dönmek istiyorum.Dedim ya yazının iskeletini göremeyecek kadar zapt edilmiş bir haldeyim.Bu durum değişikliğini yaptığımız/aştığımız  telepatik sürprizlerle nasıl açıklayacağız.Bunu düşünmek bile beni yoruyor.Dedim ya okyanus geçen bir gemi gibi ayakta duracak halde değilim yılgınlıktan.Üstelik aynı gün içinde üstelik en üst ve alt saatlerinde yaşanan bir yığın deprem,çözümleme yapmak için biraz zaman geçmeli dedirtiyor bana.
Şu an yazıya başladığım yerden ne kadar savruldum inan bilmiyorum.Söylemiştim kendimi uçsuz bir dehlizde karanlıklar içinde bulduğumdan ulaştığım noktayı tarif etmemi beklemek olmaz.Zaten kurduğum cümlelerde okurken son derece yıpratıcı olacak bunu da biliyorum.Bu seferlik mazur görülsün, lütfen.Devrildiğim anda  tınlayan müzikle son noktayı koymak istiyorum.Ben hala o aynı noktadan manzarayı seyrediyor olacağım.
http://fizy.com/#s/1ai01n

10 Aralık 2010 Cuma

Yazmak Yaşamak Ekseni

Aklıma Marquez' in hayatını anlattığı kitabı geldi 'Yazmak İçin Yaşamak'. Şu sıralar en çok ihityaç duyulan durum bence.Tersten baktığımızda da doğru aslında.Velhasıl yazmak ve yaşamak birbirinden kolay ayrılacak iki kavram değil, bunlardan vazgeçilemeyeceğini de iddia ediyorum.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Gece Kesitleri

Aslında şu an için aklımda yazmak için bir fikir yoktu ve neden yazıyorum onu da tam olarak bilmiyorum.Belki bu giriş cümlesi içinde bulunduğum ruh halini en iyi yansıtan şeydir sanırım.Tam olarak şimdi Suç ve Ceza'yı okuyacaktım ama oturdum bunları yazıyorum.Muhtemelen peşine de kitaba kaldığım yerden devam ederim.Yazmadan önce beni buraya itende son konuşmalarımız oldu!!.Evet, sırlı cümle aslında bu.Bu cümlenin içinde yapısal olarak görünmese de anlamsal olarak özne ve nesnesinin ilişkisidir yakın bir dönemin en büyük aydınlatıcısı.Dediğim gibi bu etkileşim tam olarak işin odak noktası.Zira zihnimde öyle çelişkiler, tasarımlar,kurgular,takıntılar var ki gerçekten işin içinden çıkılmaz bir yere sürüklenmekteyim.Bunu doğrudan terazi burcunun karakteristik özelliğidir deyip atamayacak kadar farkındalığın var şu saatte ancak karşımdaki kişi ve ben arasında bilişsel anlamda derin bir yanıp sönüş var ve bu med cezirlerle ben son derece yorgun bir halde günleri sayıyorum.Şu an için konuyu bu kadar açmam yeterli sanırım.Dediğim gibi kafamda olan biten film setlerine konu olacak zenginlikte bununda farkındayım her ne kadar şikayet ediyor olsamda bu konuda.Elbette devrimsel nitelikte fikirleri de düşünüyor olsamda sürekli hesap yapıyor oluş bir şekilde yormaya başladı artık.Neyse bu konu hakkında yazacak çok şey var.Dostoyevski bekliyor, ayıp olmasın.Görüşürüz.

2 Aralık 2010 Perşembe

Durum Değerlendirmesi

Düşüşlerin sürekliliği yükselmeye zemin hazırlar veya Nietzsche'nin dediği gibi duyulan nefret aslında gelecekteki sevginin temellenmesini sağlar.Şuan ki durumuma bakınca tükeniyor muyum yoksa geleceğin zorluklarından korunmak için bir çatı mı kuruyorum bilmiyorum? Bu dönemde öğrenmek istediğim en önemli soru; ancak ben karamsarım biraz.Sonumuz hayrola

Adını Ben Koymadım

Son birkaç haftadır yazmayı düşündüğüm sonra vazgeçtiğim ardından yine düşündüğüm fakat ertelediğim -uzatmadan - şeyler var zihnimde.Bu da yetmiyor gibi üç gündür ağzımda ne olduğu belirsiz bir pas tadı sanki.Eminim lodosla işbirliği yapıyor beni sinir etmek için.Temel olarak zihnimi fena derecede angaje eden kavramı biliyorum ancak o kavramı betimleyici ifadelerden özenle kaçtığımı da söylemem gerek.Bu kaçış ister geçmiş zaman deneyimleri ister batıl inanç- adı önemsiz- olsun, engel olamadığım bir konu.Aklımda binbir senaryo yazılıp filme çekiliyor gibi.Beynim devasa bir film platosundan farksız halde.Bununla birlikte - birkaç haftadır- günlerin fotokopi halinde akışları da beni rahatsız etmeye katkı sağlamakta sağ olsunlar.
Kafamda asıl  beliren düşünce sürekli olarak garip evrimler geçirmekte.Şeklini çizmeye kalksam Picasso'nun tablolarına benzeyecek sanki.Bunları uzaklaştırıp daha nesnel bir hali koruma çabalarım da pek verimli olmuyor nedense.Bilmiyorum şu an için kabaca bunlar geliyor aklıma.Bu konuyla ilgili şimdilik bu kadar yeter.