4 Şubat 2013 Pazartesi

Tatili tam da yarılamışken, üstelik Rize'nin üzerime yüklediği pası bir nebze olsun sindirdiğime göre diyalektik bir zemin üzerinde birtakım değerlendirmeler yapabiliriz artık.Gerçi bunu yapacağımı söyleyip biraz geç kalmış olsam da; çözemediğim bazı problemler yüzünden dibe ulaşma çabasındayım.O sıçrama yaratacak zemine temas ettiğimde yine eskisi gibi sesler vermeye çalışacağım.Bazen eskisi gibi olmayacak şeklinde iç seslerle de boğuşuyor olsam da; lafı uzatmayalım, zira bu sıralar kaçak yapan boru gibi fena sızdırıyorum.Söylediklerimden dallanan öyle noktalara varılıyor ki sorma gitsin.

İlk izlenimsel birkaç duygudan bahsetmek isterim.Aslında hissizlikten farkına varılamayan duygulardan.Benim hayatımda her şey ve her yeni başlangıç üst perdeden ve gayet olumlu başlar.Zamanla ivmelenerek sönmeye ve beni kendi yokluk girdabında boğma aşamasına ulaşır.Neden bilmem bir süredir bu akış belli bozulma içinde.Şu an eminim ki binlerce kişi var yerimde olmak isteyen.Atama beklerken,gelecek kaygısından hayattan yılan insanlar var.Ben ise o dikenli telleri aşan,hak eden bir uğraş ile bir yere vardım.Gel gör ki hayat akışıma yeni bir kombinasyon yaratacak süreci neden bilmem o kadar basit yaşadım ki.Sebebi nedir bilmiyorum.Bunca zaman uğraştığım,varmak için türlü çilelerden geçtiğim yolun sonunda bir rahatlama olacak iken çorak bir araziye düşmüş gibiydim.Ara sıra içimde bir şeylerin benden habersiz intihar ettiğine inanasım geliyor.Hayatla bağını inceltmiş yaşlılar gibiyim sanki.Hemde yirmi beş yaşında olmama rağmen.Ne zamandır farklı heyecanlar yaratarak bir nebze olsun içimde bir esinti oluşturma gayretim saman alevi gibi sönüveriyor hemen.Kökende karamsar ve gri birisi olsam da her yol buraya dökülecek olsa da - bunu biliyorum elbet - yinede farklı tonları görebilme isteğim yaşamıyor benim.Bu hayatla,düzenle,kendimle alıp veremediğim sayısız olgu var.

Okula başladığımda ne yalan söyleyeyim kendimi pek öğretmen gibi görmüyordum.Belki de mesleki düşüncede bazı taşlar eksiktir.İlk zamanlarda ürkmedim değil.Neler yapılacağı pek belli olmayan bir meslek.Hele ki ders anlatmak.Zamanla bakınca o konu da yoluna giriyor sanki.Başlardaki acemiliği kısmen de olsa azaltıyoruz.Gerçi ortaokul seviyesine Fen Bilgisi dersi biraz ağır geliyor ve bazen öğrencilere değil de boşluğa ders anlatıyor gibi hissettiğim de olmuyor değil.Aslına bakınca geçen günlerin bende bıraktığı izlerden en büyüğü de kendimle olan yüzleşme ve hesaplaşmalardı. Hani Bukowski diyor ya neden çocuğun yok sorusuna; babama benzemekten korktuğum için çocuğum olmamalı.Bende bir ölçüde buna benzer çelişki fayları üzerinde sallandım durdum.Öyle ki artık muktedir denilen konuma çıkıyorsun.Eskiden öğretmenlerime baktığım açıyı yeni öğrencilere bırakıp; bam başka bir noktaya geçiliyor.Bazen fena vuruyor beni.Öğrenciyken yaptığım davranışları şimdi bir öğrenci yapsa bozuluyorum niyeyse.Saçma olduğu aşikar ama böyle oluyor.Hele de kaldırma kuvvetini anlamayan sekizler ve kütle-ağırlık ilişkisini anlamayan altılara şaşkın gözlerle baktığım gibi.Yinede insanın kendisini biraz olsun yenilemeye ve ayna tutmaya yarayan bir meslek olduğunu söyleyebilirim öğretmenliğin.Özellikle benim sınıf öğretmenliğini yaptığım 6/A sınıfında bulunan kız öğrencileri görünce beni oraya bağlayan bir şeyler buluyorum.Benim sınıfımda 9 kız öğrenci var fakat hepsi çok başarılı,hanımefendi kısaca pırlanta gibiler.Zaten diğer öğretmenlerde benzer şeyleri söylüyorlar onlar için.Hatta altıya gitmelerine rağmen bir çok sekiz öğrencisinden kişilik olarak daha olgunlar.Benim sınıfım için övgüler gelince ben bile bazen kimin sınıfı ne olsa diye komik övünmeler yapmaktayım.Bunlar işin olumlu ancak nadir yönleri.Olumsuzlukları da çok fazla takdir edilir ki.Bir süre söz verdim kendime olumsuzluk düşünmeyeceğim diye.Sırf bu yüzden Pessoa'nın kitabını almadım.Bir tekme de kendim vuracağım yoksa kendime.

küçük İskender bir denemesinde yazmıştı."Sana tuz yalatsam sabaha kadar suyu düşünürsün" diye.Bende şu an Samsun'dayım ve başka bir şehirde olan bitenin otopsisini yapmaya çabalıyorum bu mantık dizgesiyle elimden geldiğince.Başarılı olmadığımı da söylemem gerek bir çok konuda olduğu gibi.Buna ek olarak da zihnimi bir türlü toparlayamıyorum. Samsun'a gelince özellikle dedemin yokluğunu daha fazla hissetmekteyim.Hele de dedemin dükkanına gidince.Orasının böyle boş ve öksüz kalması .Bana akşamları eve yeniden gelecekmiş gibi geliyor hâlâ.Olan biteni unutmak için farklı şeylere tutunmaya çalışsam da aldığım mesafe yok denecek kadar az.Kendimi bildim bile dedem hep vardı,şimdi ise olan biteni anlamlandırmaktan çok uzağım.Bununla bazı yeteneklerimi,düşünme/anlama biçimlerimin erozyona uğradığı fikrine kapılıyorum çokça.Şuna eminim ki eskiden olsa gerek kendi içimde gerek burada daha iyi şeyler yazardım gibime geliyor.Yaşlanıyorum, bunlar olağan diyemem; zira 25 yaşındayım. Anneannemim taşı sıksan suyunu alırsın dediği saatteyim ve değil taşı kendimi taşıyacak gücü çoğunlukla arar durur oldum.Bu boktan döngünün ne zaman sona ereceğini bir bilirsem belki bir şeyleri yerinden oynatıp bu pis duruma bir son veririm.Bu elbetteki dileğim ; şunu da unutmamalı anlık konumlarda eskisi gibi olabilmek zor olacak sanki.Üniversite ve sonrası kafa ile iş sahibi olan arasında derin bir uçurum var.Hepsine rağmen fazla gücüm olmasa da biraz kafa tutmak gerekiyor sanki.En azından yakışmayanla yakıştırma yapmak olmuyor.

Ek parça: Samsun'da olanları yazacağımı söylemiştim tatile girmeden.Burayı ihmal ettiğim için suçluluk duyuyorum derinden.İstiyorum; ama bir türlü toparlayamıyorum zihnimi yukarıda belirttiklerimle.Bazı saçmalamalarımla birlikte oldu yazılanlar. Evde geçen fotokopi şeklindeki bunaltıcı günlerden sonra gece aklıma düştü ve öğle saatlerinde evi sakin olan anneanneme geldim bu yazıyı yazmak için.Elimden gelen de bu oldu.En azından bir tutam da hayat var dedirtebilmek için. (  Bir dost için )


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Markaj Uygulayan